Kategori Arşivi Maceranın içinden

Askerlik Sözlüğü

Efendim, malumunuz 12 Ağustos 2010 itibariyle asker olmuş, ara ara yazmaya çalışmıştım. Ancak sizin de gördüğünüz üzere en son yeni yıl münasebetiyle bir önceki yıl koyduğum iletiyi güncelleyip koymuştum. Neyse hızla özet geçeyim. Ankara İl Jandarma Komutanlığı’nda askerliğimi kazasız belasız bitirip geldim çok şükür. Çok özet oldu ama durum bu, askerlik anısı anlatacak halim yok ya :D

Aslında benim istediğim askerde öğrendiğim ve askere gitmemiş ya da hiç gitmeyecek (bayanlar mesela) okurlarım için ufak bir sözlük hazırlamaktı. Aklıma geldikçe eklemeye çalışacağım, sizler de yardımcı olursanız sevinirim. Eveet, şimdi başlıyoruz:

Sözcükler

Uzun dönem askerlik: Dört yıllık bir fakülte ve dengi okulu bitirmemiş TC vatandaşı erkekler için yaklaşık  3 ayı eğitimde geçen 15 ay olarak belirlenmiş askerlik modelidir. Halen bu askerliğin kısalması için dua etmekteyim.

Kısa dönem askerlik: Dört yıllık bir fakülte ve dengi okulu bitirmiş TC vatandaşı erkekler için yaklaşık 1 ayı eğitimde geçen 5,5 ay olarak belirlenmiş askerlik modelidir. Halen bu askerliğin kısalması için de dua etmekteyim.

Yedek Subaylık:
Dört yıllık bir fakülte ve dengi okulu bitirmiş TC vatandaşı erkeklerin sınavla alındığı 3 aylık bir askeri eğitimden sonra asteğmen rütbesiyle subay olarak artı dokuz ay askerlik yapmasıdır..

Silah altına alınmak: Asker olmak demektir kısaca.

Devre: Askere alım, yıl için belli zamanlar yapılmaktadır. Bildiğim kadarıyla kısa dönemler Nisan, Ağustos, Aralık aylarında silah alınır ve tek sayılarla devresi belirlenir. Ben 335. Kısa Dönemdir, şu an 337. Kısa Dönem silah altında. Uzun dönemler de yılın dört döneminde alım gerçekleşiyor, tam aylarını bilmiyorum ancak alınan yıl ve dönemle beraber devre sayısı belli olur. 90/1, 90/2 devre gibi.

Er : Rütbesi, parası pulu olmayan asker.

Erbaş: Parası pulu olmayan ancak onbaşı / çavuş rütbeleri olan asker. Onbaşı lafı aldatmasın, hangi on kişiden sorumlu olduğu belli değildir. (Ünlü Türk düşünürü Cem Yılmaz’ın dediği gibi :D )

Devrem: Bu, aynı dönemde silah altına alınan askerlerin birbirilerine bir nevi hitap şeklidir. Bir tür sevgi, dostluk da getirir, biraderim, sadıcım, dostum manasında.,

Badi / Buddy: Rastgele olarak seçilen kişilerin “ahanda bu senin arkadaşın birbirinizden sorumlusunuz” denilerek birbirlerine emanet edilmesidir. yani sna emanet edilen kişi “badin” oluyor. Neden arkadaş, yoldaş falan gibi bir kelime değil de ingilizce badi anlamış değilim.

Üst devre: Bir devrede gelen askerlerden bir önce gelen askerleri ifade eder. 90/3 (“doksana üç” diye okunur) devreler, 90/4 devrelerin üst devresidir. Ayrıca genel olarak bir devreden önce gelen tüm devreleri de ifade eder.

Usta: Bir devrede gelen askerlerden iki önce gelen askerleri ifade eder. 90/2 (“doksana iki” diye okunur) devreler, 90/4 devrelerin üst devresidir. (Bu terim konusunda tam emin değilim)

Piç dede: Bir devrede gelen askerlerden üç önce gelen askerleri ifade eder. 90/1 (“doksana bir” diye okunur) devreler, 90/4 devrelerin piç dedesidir.

Has dede: Bir devrede gelen askerlerden dört önce gelen askerleri ifade eder. 89/4 (“seksendokuza dört” diye okunur) devreler, 90/4 devrelerin piç dedesidir.

Alt devre: Bir devrede gelen askerlerden bir sonra gelen askerleri ifade eder. 90/4 devreler, 90/3 devrelerin alt devresidir. Ayrıca genel olarak bir devreden sonra gelen tüm devreleri de ifade eder.

Çömez: Bir devrede gelen askerlerden iki sonra gelen askerleri ifade eder. 91/1 devreler, 90/3 devrelerin alt devresidir.

Piç torun: Bir devrede gelen askerlerden üç sonra gelen askerleri ifade eder. 91/2 devreler, 90/3 devrelerin alt devresidir.

Has torun: Bir devrede gelen askerlerden üç sonra gelen askerleri ifade eder. 91/2 devreler, 90/3 devrelerin alt devresidir.

Piç Torun: Bir devrede gelen askerlerden üç sonra gelen askerleri ifade eder. 91/3 devreler, 90/3 devrelerin alt devresidir.

Sıracılık: Yapılması gereken işlerin (mıntıka temizliği vs) yeni gelen devrelerce yapılmasına dayanan bir sistemdir. Bu sistemle kimse kimseyi kırmaz üzmez (teorik olarak), her asker yaklaşık3-6 ay arası bu işleri yaptıktan sonra alt devre ve çömezlerinin gelişiyle rahatlar ve inzivaya çekilerek askerliğin tadını çıkarır. Bir imece gibi görülebilir.

Devrecilik: Sıracılığın insanlık dışı olanıdır, üst devreler alt devrelere insan gibi davranmaz, adete işkence edebilir. Yeri gelir Allah’tan korkmazsınız, üst devreden korktuğunuz kadar :(

Deyimler / Atasözleri

Alt devrenin götü başı oynuyor / Oynama var: Alt devrenin üst devrenin sözüne ve emirlerine uymaması, karşı gelmesi durumunda sarfedilen bir deyimdir.

Oynama olmasın: Bu da yukarıdaki durum ortaya çıkmaması için bir nevi uyarı cümlesidir. Bu cümle ile alt devrelere ayar verilir, korku salınır.

İş kitlemek: İş kilitlemek değil lütfen doğru kullanalım :) Kendi yapacağınız bir işi ya da angarya gibi görünen bir işi birine yüklemek.

Yardırmak: Aşırı çalışmak. Örneğin 18 saat :(

Full yatış: Yardırmak ifadesinin tam tersidir. Genellikle kebap askerlik yapanlar için kullanılan bir deyimdir, hiçbir iş yapmadan günleri geçirmek, rahat etmek manasında kullanılır.

Şafak sıkıştırması / şafak basması: Terhisi yakınlaşan kişinin içinin darlanması durumu

Şafak sayma cümleleri:

Atar bilmem kaç (mesela atarsa 10): Şafak atması durumunda kalan zamanı belirtir. Askerde günler zor geçer o yüzden her günün biteceğine umut azdır. O yüzden umutsuz bir ifadedir atarsa demek :(

On gün kaldığında: Don, şafak on!

Dokuz gün kaldığında: Dokuz haftaya yokuz.

Yedi gün kaldığında: Ne fanta ne kola atarsa yedi gün.

 

daha ekleyeceğim, bitmezzz.

Fikrim geldi

Yakın bir zamanda tanıştığım Fizy’i çok sevdim, artık -kota sıkıntısı olmayan- heryerde oradan müzik dinliyorum. Dinlerken de fikrim geldi, hemen site yöneticileriyle bunu paylaştım. Paylaştım paylaşmasına da 10 gün oldu bir ses seda yok. En azından “biz bunu düşündüydük geç kaldın birader” tadında da olsun insan bir cevap istiyor. Neyse gönderdiğim maili sizlerle paylaşmak istiyorum:

Sayin site yoneticileri,
Bir onerim var, kendimiz icin listeler olusturuyoruz ancak milyonlarca sarki arasinda bile bazen hic yeni sarki aklimiza gelmiyor ve ayni sarkilari dinleyip duruyoruz. Bunun cozebilmek icin sag altta bulunan listeler menusu tiklandiginda “rastgele listesi” ya da “rastgeleler” gibi bir liste olsa gelen rastgele 25 sarki arasindan istediklerimizi dinleyip hatta kendi listemize eklesek. O listeye her tikladigimizda -yeni liste gelecek, onayliyor musunuz gibisinden bir uyari ile- yeni 25 sarki gelse guzel olur bence.

Disk-O

Bayram gezmesi niyetiyle gittiğim Ankara’da Gençlik Parkı’nı da ziyaret ettik. O kadar Gençlik Parkı’na girmişken Lunapark’a uğramadan olur mu? Gittik tabii. En son lunaparktaki oyuncaklara sanırım lise 1 ya da 2 de binmiştim. Dolaşırken sol yamacımızda görünen Disk-O adlı dışarından şirin görünen oyuncağa binmeye niyetlendim. Aldım biletimi giydim beremi bindim oyuncağa. İlk başta herşey güzeldi ancak hızlanıp diskin içinden fırlayacakmışım hissi zuhur edince “ulen ne ettim ben” fikriyatı bedeni kapladı. Yok anacım gençlikteymiş o heyecan hevesi :)

Bilgisayar mühendisinin 3G ile imtihanı – 2

Efendim bir önceki yazımızda Bilgisayar mühendisinin 3G ile imtihanı – 1 uzun uzun Avea’daki internete erişim mücadelemi anlatmış,

Tam sıyırmak üzereyken dedim ki gene kendi kendime “sorun acaba simkartta olabilir mi?”. Malum benim simcard eski çağlardan kalmaydı, hala Aycell yazar üzerinde :) Arkadaşın yakın çağlarda aldığı kartı taktım, telefonu açtım vee… Allahım sana geliyorum, internete girdi. Sorunu yaklaşık 1,5 aylık debelenmeden sonra buldum, simkart değişecek.

Şimdi dört gözle bekliyorum yeni sim kartımı…

Demiştim.

Sonraki Sayfa »

Güvenlik açığı

Efendim, eğitimim süresince çokça duydum, bilgi güvenliği, sistem güvenliği laflarını. Aman dikkat eyleyin dediler. Akabinde de sevgili ortakım yeni yıl hediyesi olarak verdiği Aldatma Sanatı’nı (Kevin D. Mitnick, William L. Simon) okuduktan sonra komputer dünyasında herşeyden şüphe eder oldum.

Geçenlerde büyük bir alışveriş merkezindeki yandaki fotoğrafı çektim. Görüldüğü üzere kamuya açık bir yer, elektrik ve data kablolarının bağlantı yerleri, elektrik şarterleri ortada. Yani aklıma gelmedi değil, şuradan data kablosunu bir saniyeliğine çıkarsam soketin girdiği yerdeki tellerden birkaçı eğsem. Sonra teknik ekip sorun nerede diye kafayı yese falan. Neyse dedim “de get yalan dünya”.

Başka bir açıdan bakarsak da niyeti daha bozuk bir kişi kimseye çaktırmadan rahatça alışveriş merkezinin intranetine buradan rahatça sızabilir. Neyse çok komplo teorisi oldu bu :D

Numara taşıyamama

Haberiniz var mı bilmiyorum ancak GSM’dekinin bir benzeri şekilde sabit hatlarda da numara taşıma 10 Eylül itibariyle başlayacaktı. Yani aynı il içinde sabit telefonumuzu istediğimiz yere numara değiştirmeden götürebilecektik. Olacağına pek inanmamıştım ancak yeni ofisle beraber Urla’daki numaralarımızdan birini taşımaya karar verdik.

Sonraki Sayfa »

Yeni site yeni dükkan

Efendim iki aydır yazmıyorum ama boş durduk mu durmadık tabii. Öncelikle İzmir Merkez’de bir irtibat bürosu açtık. Denize nazır, bir yanı körfeze, diğer yanı 2.Kordona diğer bir yamacı ise Kadifekale tarafına bakan şirin ofisimize bekleriz efendim. Konak Pier’in tam karşısında, English Fast’ın tam üstündeyiz.

Yeni ofise yeni site yakışır dedik ve sağolsun sevgili tasarımcımız Onur Adsay, sitemizi baştan aşağıya yeniledi, daha dinamik, daha düzenli ve profesyonel sitemize kavuştuk.

http://www.beyazpiramit.com

Bilgisayar mühendisinin 3G ile imtihanı – 1

Değerli, bir o kadar saygıdeğer, efendime söyleyeyim böyle şeker kaymak okurlarım,

Utanarak söylüyorum ki tam iki aydır tek bir yazı yazmadım, so soriy :D

Neyse geçelim bu sevimsiz konuları gelelim daha sevimsiz teknolojik şeylere. Efendim 3g’nin topraklarımıza girmesinin gazı ve eski telefonumun ışık sistemini yitirmesinin desteğiyle Turkcell’in kampanyasıyla Nokia 3120 aldım. Her şey güzel, 3gsi, 2mp kamerası, osu busu şusu herşeyi güzel. Kendi telefonum diye demiyorum güzel yapmış Nokia, aferin keratalara.

Sonraki Sayfa »

Çok ateşli bir yazı!!!

Bir önceki Niğde – Ankara – İstanbul bişeygeni yazımızda görüldüğü üzere çok hareketli bi hafta geçirdik. Birazcık daha şansımızı zorlasak Ankara’da uyanıp, İstanbul’da öğle yemeği yiyip, İzmir’de günü bitirecektik, ama nasip değilmiş, yazınki “Anadolu Yolları” yazımı okuyanlar buna benzer bir açılımı denediğimi bilirler. Neyse bu kadar koşturmaca ve üstüne grip salgını kolkola girerek beni alt etmeyi başardılar. En son 2005 nisanında bu kadar hastandığımı hatırlıyorum. Çarşamba günü geldim ama ateşler içerisindeyim. Hadi geçer, koymaz bu bana, kesseler acımaz modunda takılırken cuma sabahı artık doktora gitmenin gerektiği gerçeği ile yüzleştim. Cuma sabahtan aile hekiminin yolunu tuttum ama benim aile hekimim gülbahçe’deymiş, “olsun misafir olarak muayene olurum” planları yaparken balçovadaki aile hekiminin hemşiresi bu fikrimi hiç de sıcak karşılamadı. Ink mınktan sonra bilmem ne aile hekimliğine gitmemi tavsiye etti, benim “beni misafir olarak bakmak zorundasınız” çıkışıma “benden selam söyle bolu beyi”ne bakışı ve terslemesiyle karşılık verdi. Ben de kös kös şirketin yolunu tuttum. Ateşlilik halimin devamında ofisteki işleri yoluna koyup çıktık, bindik otobüse, tam hareket edip okulu yeni terk etmiştik ki, ben anahtarımı ofiste unuttuğumu farkettim. Alperen’den anahtarı alıp indim, otostop vasıtasıyla geri döndüm, tabii sırtımda ve elimdeki çantalarımla beraber. Anahtarı alıp tekrar yola düştüm, saat tam 17.00′de torbalıya vardım. Hızlı adımlarla aile hekimlerinin olduğu eski sağlık ocağına yöneldim. Saat: 17.05′de vardığımda kimsenin olmadığını farkettim. Ha bu arada ateşten midir çok zeki olduğumdan mıdır nedir gaziemir tansaştan da bi dünya şey almıştım, haftasonı evdeyim ya, yerim hesabına. Bi de o yüklerle yürüdüğüme mi yoksa 5 dakika geçirmeden eve kaçan doktorlar sonucunda kalakaldığıma mı yanayım bilemedim. Geri yürüdüm, torbalıdaki özel polikliniğe gideyim bari diye. Yürüdüğüm yolun yarısında olması gereken poliklinik de taşınmış, hayde dolmuşa bindim yeni mekana gittim. Hemen başımı vurdum, bağkurluğum 8 aydır ödüyorum falan kar etmedi, bi de sağlık yardımının aktif edilmesi gerekiyormuş, neyse verdim parayı acile aldılar. 38,5 derece olarak ölçülen ateşim düşürülmesi için doktor serum kararı verdi ve antibiyotik verdi. Saate baktım saat 18 olmuş. Eczaneler kapanır, ben şuracıktan -hemen yanındaki eczane- ilaçlarımı alayım diye davranırken ben hemen yakalayıp serumu verdiler. Serum bitti, 18,50 sularında, ateşim düşmüştü çok şükür normal değerlere. Çıktım tabii, eczane kapmış, nöbetçi eczane: torbalıdanın öbür ucunda. Of allahım herşey mi ters gider. Bekle allah bekle dolmuş gelmez, elim kolum bi sürü eşya dolu. Neyse güç bela eczaneye ulaştım, ilaçlarımı aldım, eve gidecem ama ne mümkün bizlere daha iyi bir torbalı vaad eden kısım kısım, 32 kısım tekmili birden, tüm yardım timsali partilerimizi ulam ulam meydana dökülmüş, seçim arabalarından insanı sağır edecebilecek kadar gürültülü seçim şarkıları. Bir yarım saatimi de bu mükemmel olaya harcadıktan sonra nihayet saat: 20 sularında evime ulaşabildim. Bu olaydan çıkarabilecek dersler, bu ülkede hasta olma, grip bile olma ya da çok paran varsa ol, velevki sözümü dinlemedin hasta oldun, aile hekimleri var diye güvenme kendi aile hekimin neredeyse direk ona git. Eğer seçime yakın bir dönemdeysen sakın hastalanma, çok düşünceli partilerimizi bu şehirde insan mı var diye düşünmeden bizi nasıl rahat ettireceklerini bangır bangır anlattıkları için kafa dinleme, dinlenme diye bir şey söz konusu olamaz. Neyse çok şükür atlattım, hastalığın yorgunluğunu atlamaya çalışıyorum.

Niğde – Ankara – İstanbul bişeygeni

Herşey ODTÜ’de Genç Girişimciler Topluluğu tarafından düzenlenen kariyer haftasında konuşmacı olarak AVEA tarafından davet edilmemizle başladı. Malum AVEA sponsorluğunda düzenlenen “Hayatımın Fikri”nde hayatımızın zikrini gerçekleştirmiştik, bu olaya istinaden orada bulunacaktık. Oradan da bu yılki yarışmayla başlayan yönderlik programı çerçevesinde değerli yönderimiz Cüneyt Bey’le görüşmek üzere İstanbul’a geçecektik. Ben de dedim ki kendi kendime ben buradan kaçarım gider bu kez harbiden karagümrüğü yakarım, yok pardon o şarkı sözüydü, heheh. Neyse işte dedim ki kendi kendime hazır Ankara’ya kadar gitmişken bir Niğde yapam, anamları da görem. 13 Mart mübarek cuma günü bindim uçağa, kondum Angara dolaylarındaki Esenboğa havameydanına. Az sisliydi, ha bi de uçak kalkarken ve inerken, kanat üzerindeki 3 sevimli çıkıntıdan birinin titreyip durmasını izleyerek geçirdiğim yürek tüpürtülerini saymazsak güzel bir Ankara sabahıydı. Hemen hızlı adımlarla beni AŞTİ’ye ulaştıracak olan belediye otobüsüne koştum. Yaklaşık 1 saatlik Ankara turundan sonra AŞTİ’ye vardım. Ucu ucuna yetişerek Niğde arabasına bindim. Akşam 18,30 dolaylarında evime ulaştım. Kısa ama güzel geçen ziyaretten sonra kar yağışları içinde gece 1 dolaylarında Ankara otobüsüne bindim. (Ankara – Niğde arası kara yoluyla 5 + yarım saat mola, burada tekrar parantez açmak isiyorum 5 saatlik yolculukta yarım saat mola veren zihniyetin…) Neyse sabah 06.30′da Aşti’ye ulaştım hemen bir taksiye atladım. Sağolsun Efor’dan Hakan’ın benim için üşenmeden yazıp yolladığı tarifi taksiciye anlatma zahmetine girmeden taksici şıp diye gideceğimiz yeri anladı. Şimdi bize ODTÜ içi değmişlerdi ancak kaldığımız yer Aysel Sabuncu Yaşam Merkezi, ODTÜ ile Bilkent arasında bi yerlerde, teknoparkın bitiminden baya ileride. Merkezin yeri, ODTÜ ile Bilkent, velev ki bağımsız devletler olsa bu yaşam merkezi yüzünden sınır savaşı çıkarabilecek kadar da stratejik bir tepede, – müstahkem mevzi dediklerinden-. Ama Allah var 5 yıldızlı otel kadar rahat ve lükstü. Sabahın o köründe resepsiyonda tabii bi allahın kulu yok. Ben de önceden Alperen’den öğrendiğim üzere hemen odanın yolunu tuttum, Alperen gözlerinin ovuşturarak açtı kapıyı, hemen girip yattım. Saat: 10 sularında kalktık, ODTÜ merkezin yolunu tuttuk, Alperen’in lise arkadaşları, tabii artık benim de arkadaşlarım, Hüseyin ve Onur’la buluştuk. Kahvaltımızı ve sabah geyiğimizi mütakip söyleşinin yapılacağı kongre merkezine yollandık. Avealı dostlarımızı (Antepli der gibi oldu neyse :) ) gördükten sonra Bilgisayar Mühendisliği’ne kadar gidip İYTEli kardeşim Murat’ı bi gördüm. Kendisi büyümüş, Bilgi İşlem Dairesi’nde asistan olup, bir de güzel odaya sahip olmuş, gurur duydum, sevindim,mutlu oldum. Akabinde yine bir İYTEli sevdalısı kardeşimiz Yiğit’le buluştuk. Hep beraber kongre merkezinin içinde bulunan Updown’a aktık. Yemek falan yedik. Bu arada aynı mekanda Avealı dostlarımız da yemek yediği için bi bizimkilerin bi avealıların masası arasıda mekik dokuyarak kimseyi üzmeden öğle yemeğini atlattık. Saat: 14.30′a geldi, söyleşi zamanı geldi, çattı. Tabii az biraz heyecan olduk, yeni insanlar, iyte’yi ve artık Beyaz Piramit’i temsil ediyorduk. 850 kişilik Kemal Kurdaş Salonu’nda bu tatlı heyecan ve ufaktan başlayan hastalığımızın ateşi ile yerimizi aldık. Salon büyüktü ancak ODTÜ’de katılım ne yazikki azdı, ya ODTÜlüler girişimci ruhları törpülenmiş ya da bizi pek umursamamışlardı. Neyse az ama dikkatli bir topluluk vardı karşımızda. Önce Avea adına Kurumsal İletişim Direktörü Pınar Kaya Hanım, ardından TOG Genel Müdürü Yusuf Bey, Hayatımın Fikri projesinin dünü, bugünü ve yarının, topluma kattıklarını anlattılar. Ardından İYTE’den Evrim, Anadolu Üniversitesinden Şenol söz alarak yarışma ve sonrasındaki deneyimlerini paylaştılar. Sıra bize geldi, bizde özü daha önce hazırladığımız aşağıdaki konuşmayı yaptık.

Biz, iki ortak, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Bilgisayar Mühendisliği’nden bu yıl mezun olduk ve 17 Temmuz 2008 günü İstanbul’da düzenlenen AVEA TOG Hayatımın Fikri Proje Yarışması’nda Teknoloji Özel Ödülü aldık. Bu ödül kapsamında AVEA, üniversitemiz yerleşkesi içinde bulunan İzmir Teknoloji Geliştirme Bölgesi’nde yer alan ofisimizin tüm donanımını -açık konuşmak gerekirse rüyamızda bile göremeyeceğimiz güzellikte- hibe etti. Ayrıca kredi almaya hak kazandık. Bu kredi ile şirketimizin kuruluş masraflarını ve ilk aylardaki nakit ihtiyacını karşıladık. Halen hem kendi şirketimizde çalışıyor hem de İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Bilgisayar Mühendisliği’nde yüksek lisans eğitimimize devam ediyoruz.

Lisans hayatımız boyunca mezuniyet sonrası hangi konumda olacağımızı, nerede, kimler için çalışacağımızı düşündük. Staj sırasında ve profesyonel olarak görev aldığımız şirket ve üniversite bünyesindeki çalışma ortamlarını inceledik. Bizim için en iyisinin ne olacağına karar vermeye çalıştık. Üçüncü yılımızın sonunda stajımızı İYTE Bilgisayar Mühendisliği’nden mezun olup kendi şirketini kuran bir abimizin yanında yaptık. Hayatımızın belki de dönüm noktalarından biri olan bu staj sırasında, insanın kendi işini kurmasının ne olduğunu gördük ve artık ne yapmak isteğimizi anladık: Kendi işini kurmak, kendi kendinin patronu olmak… Aslında işe şanslı başlamıştık, farkında değildik, bizleri devamlı girişimciliğe teşvik eden hocalarımız vardı ve onların sözlerini ancak kararınızı verdiğimizde daha net anlamaya başlamıştık.

Stajın sonunda kendinden emin olarak son sınıfa başladık ve bitirme tezi olarak kesinlikle ticari bir proje seçerek bu proje ile kendi şirketimizi kurmaya karar verdik. Yarışma günü jüri üyesi AVEA CEO Cüneyt Bey’e söylediğimiz gibi “Beş paramız yoktu, ancak mükemmel olduğuna inandığımız bir fikrimiz ve sonsuz bir cesaret, azmimiz ve sabrımız var”dı.

Tezimiz ve yarışma fikrimiz olan “İnternet üzerinden kontör satışı ve hediyesi” işte bu düşünceler arasında filizlendi. Tabii tezimize bir azimle başladığımız halde nasıl başaracağımızı, şirketi kurmak için gerekli finansmanı nasıl sağlayacağımız konusunda bir fikrimiz yoktu.

Sonunda o mutlu ve kutlu günde yarışma duyurusunu gördük, yine bir dönüm noktası yaşamıştık, kendi işimize bir adım daha yaklaştık. Yarışmayı kazanamazsak bile alacağımız eğitim, deneyim, en önemlisi bizim gibi genç adamları birilerinin önemsediğini bilmek paha biçilemezdi…

Yoğun geçen bir eğitim sürecinden sonra yarı finali geçtiğimiz haberinin ardından final günü geldi çattı. Bir dönüm noktasından da öte hayatımızın yön değiştirdiği o gün çok değerli jüri üyelerimize hayallerimizin anlattık, ideallerimizi ve umutlarımızı… Yüzyıllar gibi gelen ödül törenin sonunda yarışmayı kazanarak yaklaşık bir yıl peşinden koştuğumuz arzumuz gerçekleşti.

Yarışma sonrasında başta belirttiğim gibi AVEA, ofis donanımlarımızı tamamladı. Çalışmalarımıza başladık. Şu anda isminden, logosuna, yer kaplamasından bardağına kadar bizim karar verdiğimiz, hayallerimizin peşinden koşabildiğimiz, kendi geleceğimize kendimizin karar verdiği bir işimiz, bir şirketimiz var.

Şu an proje fikrimizin yanında web teknolojileri üzerinde çalışıyoruz. Web içerik yönetim sistemleri, web tabanlı otomasyon sistemler ve çözümleri üretiyoruz.

Umarım, bizlerin, gençlerin önemsendiklerini hissettikleri bu tarz destekler artar, bizden sonra gelecek arkadaşlarımız iş aramak yerine kendi işlerini kurarak istihdama ve ekonomimize katkı koyarlar.

Sorular kısmı geçtikten sonra mekandan ayrıldık, söyleşi öncesi takıldığımız updowna geçtik. Sezgi, Derya ve Şenolla söyleşinin kritiğini yapıp, yorgunluğumuzu bir nebze attıktan sonra Murat ve Işılla biraraya geldik, eski günleri yad ettik. Işıl’dan hayırlı haberler aldık :) Tabii zaman su gibi akıp geçti, akşam döndük müstahkem mevkiideki mekanımıza. Ödevlerimizi yaptık, -çok çalışkan öğrenciyiz ya gezmede bile ödevlerimizi yapıyoruz, sevgili hocalarımıza duyurulur :D – odamıza çekilip uyuduk. Sabah uçak ile İstanbul’a yönderimizle görüşmeye gittik. Biz görüşmeyi iki gibi zannettiğimiz için 12.30 havameydanına indiğimizde bir koşturmacaya giriştik, rekor kırarak tam bir saatle -İstanbul’da Su Forumu varken- maçka’ya varmayı başardık, ancak toplantı 15,30′daymış. Neyse erken gelmekten zarar gelmez. Avea Genel Müdürlük çok güzel bir yerde tam boğaz manzaraları sakin ve çok merkezi bi noktada. Bina yapılışı eski olmasına rağmen çok şık restore edilmiş. -2. kattaki kafeteryaya indik. Girişine hayatımın fikri’ni tanıtıcı yazı ve resimleri görmek tabii duygulandırdı bizi. Çaylarımızı yudumladık, bir şirketteki herkes mi cana yakın olur, sıcak kanlı olur diye diye Müdürlükten çıktık. Ertesi gün gidelim dedik, öğretmenevi bizim için biçilmiş kaftan dedik, en yakın öğretmenevine başımızı vurduk. Paylaşımlı odada kalır mısınız dedik, tamam dedik, eşyalarımızı bıraktık, kuru temizlikçiye kadar gittik, abi her istanbullu gibi sıcak denizlere inip orada yaşama planlarını, devletin vergi konusunda ne kadar bunalttığını, eski istanbul konulu bir uzunca dert yandıktan sonra oradan çıkıp cevahir’e gitmek üzere taksiye bindik. Evet, yine orjinal bir tipi gidip elimizle bulmuştuk. Adam yaklaşık 15 dk süren yolculuğumuz boyunca saniyenin onda biri kadar bile susmadı, ne askerliği ne çocukluğu kaldı. Hayat felsefesini, şehirciliğe ve belediyeciliğe bakış açısından tutun da kadın -erkek ilişkilerine kadar uzunan bir coğrafyada yaklaşımlarını bizimle paylaştı… Cevahir’de gökhanım, beray ve gülçinle hasret giderdikten sonra evimize pardon öğretmenevimize döndük. Içerisi biraz soğuktu açtık klimayı yattık. Sabah iste nedense buz üstünde yatmış gibi kaskatı kalktık, bir de ne görelim, paylaşımlı odamızı paylaştığımız yabancı şahsiyet biz yattıktan sonra gelip klimayı kapatıp yatmış, biz de istanbul ayazından nasibimizi almıştık. Sabah olup kalan işlerimizi de hallettikten sonra uçağın yolunu tuttuk. Anlatmadan geçmeyeyim Havameydanından Maçka – Beşiktaş tarafına en hızlı ulaşım şudur bizce: havaalanı – Şirinevler Metro, şirinevlerde inip metrobüs durağına geçiş, metrobüsler mecidiyeköy, oradan da taksi. Haydi hayırlı traşlar :D

Asker Kaçağı

2008′de İYTE Bilgisayar Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra bi de yüksek yapam demiştim. Kayıt zamanda askerlikle ilişkisi var mıdır kağıdı istemişlerdi, ben de Torbalı’dan bu kağıdı alıp okula vermiştim. Bu kağıdı Alperen de almış, ancak alırken Yedek Subay kaydını da yaptırdığı için 2 gün kadar sürmüştü. Benim ki ise 15 dakika sürünce Alp’le baya dalga geçmiştim :D Ee ne demişler gülme komşuna gelir başına diye. Okulla askerlik şubesi arasındaki yazışmalardan sonra askerlik şubesine gitmek zorunda kaldım. Askerliğim tecil edilmemişti. Okuldan diplomamın “aslı gibidir”ini alıp askerlik şubesine gittim. Cuma günüydü. Öğleden sonraydı eve görevli sivil memur hemen bana diploma aslı ve nüfüs cüzdanının 3er kopyasının getirmem gerektiğini söyleyip kibarca kovaladı. Pazartesi günü diplomamı okuldan ödünç alıp salı günü sabahın kör vakti askerlik şubesine gittim, tabii 3er fotokopi ve belge asıllarıyla… Aynı memur fotokopileri aldı, asıllarını da üzerime atıp bunlara gerek yok dedi ben de ufaktan gıcığımı kaptım, ulen madem gerek yoktu neden uğraştım.Bekledim, bekledim, bekledim, memur “4 fotoğraf” dedi. Ee, söylememişlerdi. “Issız adam”dan yadigar bir şarkı patlatayım araya:

“Bana yalan söylediler, bana yalan söylediler, fotoğraftan bahsetmediler” Hehehe.

Hemen şubeden çıktım, etraf yol sokak fotoğrafçıyı neden bulacağım derken hemen köşedeki büfenin bu hizmeti verdiğini öğrendim. Büfecimiz “Para için değil, amme hizmeti yapıyorum fukaraya” edebiyatı eşliğinde 4 fotoğraf için 7 lira alarak sinirlerimin daha da zıplamasına katkıda bulundu. Neyse, uzun bir bekleyişin ardından saat: 11.30 sularında beni askeri hastaneye sevk ettiler sağolsunlar beni. Sevk ederken de raporundan mutlaka 2 fotokopi getir dediler, eyvallah. Hemen şubeden ayrılıp koşa koşa 3 vesaitle hastaneye gittim. Tam öğle tatiline girecekleri sırada “Danışma hekimine” başımı vurdum. Hemen beni dahiliyeye sevk ettiler, gittim. Ayak üstü doktor boyumu kilomu sordu, kağıdımı doldurup verdiler. Genel Cerrahi’ye gittim. Tabii öğle tatili olmuştu, o arada Gökmen ile lafladık biraz. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim. Dahiliye raporumda aynen şu yazıyordu:

“… kilo – boy endeksine göre üst sınırdan 28 kilo fazlası vardır, askerliğe elverişlidir”. 28 kilo, yazıyla yazıyorum yirmi sekiz kilogram fazla. Yani sırtımda aşağı yukarı bir uzun LPG tüpüyle yaşıyorum. O bile darasıyla 25 kilo falan ediyor :)

Sonra Genel Cerrahi’ye gittim, başladım beklemeye, öğle tatili bitti, hemşire kapıyı açtı. Elimdeki sevk kağıdımı hemşireye verdim, kapıdaki “Rütbe öncelik” belgesini inceliyordum ki hemşire seslendi ismimi. O anda biri peyda oldu, önüme geçti ve hemşireye “Ben bilmem ne çavuşum, benim önceliğim var” dedi, geçti. Tabii uyuz oldum, “komam ulen bunu yanına” derken aklıma “Rütbe öncelik” belgesi geldi. Hemen atladım, “Ben yedek subayım, rütbem sizinkinden yüksek” deyiverdim :D İşte o an yine zaman durdu ve hemşirenin beni kastederek söylediği “Subay haklı” sözüyle tekrar akmaya başladı. Neyse girdim, işimi hallettim “Askerliğe uygundur” raporumu alıp şubeye vardım. Raporun fotokopisini çektirmek için baştaki büfeye gittim. Çektirdim çektirmesine de Allah çektirmesin toplam 4 A4 fotokopi için siyah – ıorbeyaz tabii bunlar 2 lira istedi, ben de “Abi, yuh, renkli afiş basıyorlar bu fiyata” tepki gösterince 1.5 liraya işi bağladık. Neyse sonra şubeye gittim, tecil kağıdımı aldım, tam çıkacakken memur “Kağıdın fotokopisini bir süre taşıyın mutlaka yanınızda” dedi. Neden dedim, memur “Şu an asker kaçağı görünüyorsunuz, polis – jandarma çevirmesinde boşuna almasınlar sizi” dedi, ben de bunun üzerine dumur olarak sessizce dağıldım…

Otobüs Eylemimiz

Bu aralar anılarımı yazıp duruyorum, emekli paşa gibi :D Yazmışken öğrenim hayatımdaki çok önemli olaylardan biri olan Otobüs eylemini de kayda geçireyim dedim. Anı mahiyetli dursun bir köşede :D

1- Bu otobüs isteme-vermeme durumları düne-bugüne değil, bu yerleşkenin ilk kurulduğu yıllara kadar uzanmaktadır. Ben 2002 yılında bu okula başladığımda “seneye otobüs gelecek” deniyordu, yani durum kronik. Okul yönetimimizin ise bu konu için yoğun çaba harcadığını, Rektörümüz Prof. Dr. Zafer İLKEN’in ve önceki Rektörümüz Prof. Dr. Semra ÜLKÜ’nün bizzat belediye başkanlarıyla (rahmetli Ahmet Piriştina ve Aziz Kocaoğlu) görüştükleri, sorunu en açık ve yalın haliyle ifade ettiklerini biliyorum. Herhangi bir öğrenci konseyi arşivi olmadığı için daha önceki arkadaşlarımızın çalışmaları hakkında kesin bir bilgim yok.

2- Yönetimde bulunduğum 2007 Nisan ayında okulun bu çalışmalarının öğrenci tarafını hareketlendirmeye karar verdik ve bu amaçla Belediye ile görüşmelere başladık. Amacımız okul yönetiminin talebini, “bakın öğrencilerden de talep var” şeklinde güçlendirmekti. Ayrıca iyte.net’in kurulduğu 2005 nisanından beri konunun her daim güncel kaldığı açıktır. Bu da bizi öğrenci desteği konusunda umutlandırıyordu.

3- Yaz tatili muhtelif zamanlarda kimi zaman tek tek kimi zaman da beraber gittik Gürhan’la Eshot ve belediyeye. Kaç defa o kapıdan kovalanırcasına gönderildiğimizi hatırlamıyorum.

4- Biz bu çalışmaları yaparken belediye bombayı patlattı, 09-07-2007 günü 735 Mordoğan – F.Altay seferlerini başlattı, umudumuz taban yaptı, Mordoğan’a var da İYTE’ye yok mu?

5- iyte.net tartışmaları ve bizim belediye-İYTE arasında mekik dokumamız arttı…

6- Tartışmalar uzadı gitti, “öyle olurdu böyle olurdu” denirken “korkaklık, cesaretsizlik vs” ile kolayca itham edilen bizlerden o güne kadar telaffuz edilmemiş ve İYTE tarihinde görülmemiş bir öneri geldi:
16-07-2007 tarihinde

“Bence şu an tartışmamız gereken 2 Ekim sabahında otobüs yerleşkenin içinden hareket etmezse ne yapacağımızdır. Örneğin belediye önünde oturma eylemi yapsak kaç kişi gelir?”

dedik…

7- Tartışmaların alev katsayısı arttı, “olurdu olmazdılar”, “belediyeyi basalım”a kadar ilerledi… Katılım tartışmalara ve bana söylenenlere göre yüzbinleri(!) aşıyordu, o zaman 17-07-2007 tarihinde biz de dedik ki:

“Eğer otobüsün gelmeyeceği belli olursa okulun açıldığı ilk cuma yani 6 Ekim 2007 günü valilikten gerekli izni alıp eylemimizi yapalım. Ancak her ne kadar katılımın yoğun olacağı söylense de 13 Mayıs 2007 Cumhuriyet Mitingi’ni de hiç unutmadım. Bilenler bilir, bir körüklü otobüs dolusu insanla yola çıkıp bir kısmının indikten sonra metroya yönelip gitmesini… Neyse bu sefer de umutsuz olmamalı, tüm İYTE’nin destek vereceğini hayal etmeliyim sanırım.”

8- Günler geçti, anket yaptık, katılanların %14′ü eyleme hayır dedi, 01-09-2007 günü

“1- Konsey Başkan yardımcısı ve Fen Fakültesi temsilcisi arkadaşımız Gürhan Özsamancı, geçtiğimiz günlerde yeni Eshot Genel Müdürüyle görüştü ve 20 Ekimden sonra yeni otobüslerin geleceği bu nedenle de 1 kasımda otobüs koyacakları haberini aldı. Eylül ayı içersinde tekrar görüşmeye gideceğiz. Bu nedenle eylem tarihini kaydırabiliriz.
2- Eylem yapılacak olursa İYTE’ye yakışır biçimde olmalıdır, bir şeyler yakmak ya da olay çıkarmak bize yakışmaz ancak eylemi ulusal basına da duyurmak,
İzmir milletvekillerini çağırmak, meslek odalarımız ve sendikalarımızın da desteğini alarak yapmak iyi olacaktır.
3- Muhtemel eyleme katılmak istemeyen arkadaşlarımızın kendi kararlarıdır, bize düşen sadece saygı duymaktır.”

dedik.

9- Belediye devamlı sözler verdi, bizi atlattı, kandırmaya kalktı.

10- Eylül’ün son günlerinde açılış töreniyle beraber kütüphane açılışının da yapılacağı söylendi, belki başkan gelebilir dendi, konsey adına ben konuşacaktım.

11- Başkanın geliş haberi bizi umutlandırdı, bu iyiye işaretti, başkan iyi haber verecekti…

12- Konuşmayı ona göre hazırladık, içeriğini yazma gereğini duymuyorum zaten forumda bulabilirsiniz…

13- Başkanın, bakanın, valinin gözünün içine bakarak otobüs istiyoruz dedik, başkan başını salladı. Artık “tabii vereceğiz” anlamında mı yoksa “daha çok beklersiniz” anlamında mı dedi çözemedim.

14- İşlem tamam sayılırdı, başkana gereken mesaj verilmişti, salonda alkış da talebimizi güçlendiriyor, meşrulaştırıyordu.

15- O hafta planladığımız eylemden vazgeçmiştik, ne de olsa başkan ayağımıza gelmiş, bizi dinlemişti, bundan iyisi olamazdı. Kasımda artık otobüsümüz hazırdı. Son senemde en azından 3 yıldır yapmaya çalıştıklarımın karşılığı olarak otobüs hediye gibi gelecekti.
16- Ama işler hiç de iyi gitmiyordu, ses seda çıkmıyordu, başkanla tekrar görüşmek istedik. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler. Aradık, randevu istedik vermediler… En sonunda basın danışmanını aradım, bizzat tehdit ettim, ya randevu verirsiniz ya da 1000 kişi ile kapıya dayanırız dedim. “Başkanın bilgisi dahilinde çalışmalarımız sürüyor” dedi. Metanetimizi kaybetmedik, bekledik, uğraştık, insanlar bize güvendi, çalışma zorundayız dedik, devam ettik.

17- Artık belediyeden kimse ile görüşemez olmuştuk, “Başkanın bilgisi dahilinde çalışmalarımız sürüyor” dendi hep. Sabır taşmıştı, eylem kaçınılmazdı…

18- Eylem için düğmeye bastık,gün 9 Kasım 2007 Cuma idi. Sağolsun Onur Adsay bu afişi hazırladı.

Araçlar ayarlandı, konsey üyeleri derslere girmiyor, lablarını sallıyor, projelerini es geçiyor, belki de mezuniyetlerini yakma, sene uzatma pahasına bu iş için uğraşıyorlardı, hedef 500 kişiydi, aslında bir hayaldi…

19- Bir gün önce toplantı yapıldı, yapılacaklar konuşuldu, amaç dilekçeleri tek tek vererek belediyeyi kilitlemek, sesimizi duyurmaktı, o toplantı da konuşulduğu gibi pankart açılmayacak, slogan atılmayacak, grubun kışkırtılmasına mani olunacak, İYTElilere yakışır bir şekilde “kırıp dökmeden” adli bir vukuat çıkarmadan iş halledilecekti.

20- O gün 8 kasım günü sayısız kez telefonum çaldı, eyleme katılmak isteyenler, neden yaptığımızı soranlar, destek verenler, köstek olanlar, tehdit edenler…

21- 9 Kasım sabahı okula geldik, neredeyse tüm okulu gezdim, bana “geleceğim” diyenleri topladığımda 350′yi rahat aşıyorduk. Yola çıkma vakti geldi, “Abi İzmir’e bu arabayla gelsek de eyleme katılmasak”lar, “2.5 lira versek olmaz mı”lar birbirini kovalıyordu. 3 otobüs yani 150 kişiyi dolduramamıştık. Son anda gelmek isteyenler olur diye yerleşkeyi tavaf ettik.

22- İYTE yine beni yanıltmamıştı, hesapları 150 kişiye göre yaptığıma kızan arkadaşlarımı anlamışlardı…

23- Eyleme gittik, yolda Gürhan’ı aradı, edilen tehditten bahsetti, “eylem yaparsanız başkan çok kızar”. Gürhan güldü, “başkan kızarmış” dedi. “Kızarsa kızar” dedik.

24- Meydana indik, bizimki kadar bir grup çok şükür oradaydı, sayımızı 200′ün üzerinde tahmin ediyorum. İndik belediyeye yöneldik, tabii önceden istihbarat alan siviller oradaydı, üniversite masasından olduğunu söyleyen bir başkomiser bizi çekti ve sordu neden geldiğimizi… Bizde anlattık, otobüs dedik, dilekçe dedik vs. Polisin tavrı netti, bu kadar kalabalık belediyeye giremezsiniz, zorlarsanız grubu dağıtırız, sorumluları da alırız. Tabii orada bazı İYTEli arkadaşlarımızca uygun görülen hareket bizim polisin üzerine yürüyüp “ne diyon lan sen” dememiz, önce onu sonra çevredekileri tartaklayıp belediyenin camını çevresini indirmeniz için çağrıda bulunmamız daha sonra da belediyeyi basıp yağmalamamız olmalıydı. Ancak bir çok büyük bir korkaklık eseri olarak eylemi oturma eylemine çevirdik ve muhtemel sorunları kendimizce bertaraf ettik. Basın açıklamamızı okuduk:

Bir devlet üniversitesi olarak 1992 yılında kurulan ve 1998 yılında bugünkü yerleşkesine taşınan İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, her geçen gün kendini yenilemeye ve büyümeye devam etmektedir. Akademik çalışmalarının yanı sıra sosyal çalışmalarla İzmir’e kattığı değeri artırma çabasındaki Enstitümüz’ün ve bizlerin şu anki en önemli sıkıntısı hiç şüphesiz ulaşımdır. Bulunduğumuz konumun şehir merkezine oldukça uzak olmasından dolayı büyük sorunlar yaşamaktayız. Dolmuş, servis vb. ulaşım araçları varolmasına karşın sorunun çözümü Büyükşehir Belediyemiz tarafından başlatılması gereken İYTE – Fahrettin Altay arasında düzenli otobüs seferleridir. Böyle bir seferin başlaması halinde 2500’ü aşkın İYTE’linin ve bölgede yaşayan 3000’i aşkın hemşehrimizin ulaşım kalitesi artacak, sıkıntımız büyük ölçüde çözülecektir. Ancak yerleşkemizin faaliyete geçtiği 1999 yılından beri süregelen bu sıkıntı için belediyemiz bugüne kadar her hangi bir çalışmada bulunmamış, geçtiğimiz temmuz ayından beri Konseyimizin hız kazandırdığı çalışmalara kayıtsız kalmıştır. Değerli belediye başkanımız, bizim ve ve Eğitim-Sen İYTE temsilciliğinin sayısız kez talep ettiği görüşme isteğimizi kabul etme nezaketini dahi göstermemiştir. Üstüne üstlük belediyenin tüm İzmir’de dağıttığı gazetesinde F.Altay-Mordoğan seferleriyle ilgili haberinde alakasız saatlerde yerleşkeye uğramadan geçmesine rağmen İYTEliler memnun gibisinden gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmayan ifadeler kullanılmıştır.
Bu gelişmeler üzerine İYTE Öğrenci Konseyi olarak 5 Ekim 2007 Cuma gününe eylem kararı almıştı. Ancak Büyükşehir Belediye Başkanımızın okulumuzun 2 Ekim 2007 günü düzenlenen Enstitümüzün açılışına katılacağı haberi bizim için umut kaynağı olmuş ve eylemi erteleme kararı almıştık. Açılış törenininde Öğrenci Konseyi Başkanımızın, Konseyimiz ve tüm İYTEli öğrenciler adına yaptığı konuşmada otobüs sorununun üzerine basa basa ifade etmesinin üzerine Belediye başkanımızdan müjdeli haber beklerken aradan bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen her hangi bir kıpırdama dahi olmamıştır.
İzmir Büyükşehir Belediyesinin sınırları içinde yer almamız karşın vebu sınırlar içerisindeki tüm yüksek öğretim kurumlarına sınırsız ulaşım imkanı sağlayan hatta bazılarında yıllardır ücretsiz ring seferleri bile düzenleyen belediyemiz inatla Enstitümüzü görmezden gelmekte ısrar etmektedir.
2006 – 2017 Stratejik Planında İzmir Kent Vizyonunu “kentlilik bilincine sahip, turizm, ticaret ve yüksek teknolojide öncü, Akdeniz’in kültür ve sanat merkezi, liman kenti olmak” diye tanımlayan Belediyemizin İzmir’in tek yüksek teknoloji enstitüsüne otobüs seferlerini hala başlatmaması düşündürücüdür.
İşte bu gelişmelerin sonundan önce yüzlerce İYTEli Bilgi Edinme Yasası çerçevesinde belediyeye başvurarak otobüs talebini iletmiş, belediyeden yanıt olarak F.Altay – Mordoğan otobüsünün zaten İYTE’den geçtiği gibi bir cevap verilmiştir. Anladığımız kadarıyla Eshot Genel Müdürlüğü ve Belediyemiz Enstitümüzün ve Mordoğan’ın konumlarınında bi’haber durumdadırlar. Sonundan 2000’i aşkın İYTElinin sabrı taştı ve 9 Kasım 2007 Cuma günü topluca dilekçe vermek için İzmir’e inmeye karar verdik. Umarız bu hareketten sonra Belediyemiz Enstitümüze gereken önemi vermeye başlayacaktır. Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

25- Eylem bizce kazasız belasız halloldu. Tüm okula katılan katılmayan herkese bir teşekkür yayınladık:

26- Hemen akabinde Eshot Genel Müdürü görüşme istedi, telefonda görüştük, tavır netti, yerleşkelere girmek istemiyoruz…

27- Birçok gazetede haberimiz çıktı:

28- Araya kimleri koymadık ki, tanıdık bildikler, partililer hatta milletvekilleri… Bir tayyiple güle çıkmadık…

29- Benim görev sürem doldu, Gürhan devraldı, uğraşıyor ve hala belediye direniyor. Bir ara Mordoğan otobüsünün sayısını arttırıp İYTE’ye yönelttiler ama şimdi o da kalktı. O da şöyle gelişti: Belediye, yerleşkeye girmem diye tutturdu, sonuçta Rektörlüğün oradan kalkmaya başladı. Rahatına düşkün iyteliler de tıka basa dolmuşlara binebilmek için Mimarlığa koşarken Rektörlüğe gidip otobüse binmeye üşendiler. Neyse gelecek sene hayat neler gösterir kim bilir… En azından ben bir kere de olsa bu otobüsü mimarlıkta görüp aşağıdaki fotoğrafı çektirdim ya o da bana yeter :D

Teknopark

Tez ve Hayatımın Fikri yarışması maceralarımızla paralel yürüyen yeni bir açılımı da anlatmadan geçmemek lazım: Teknopark’ta yer alma hikayesi. Tam bir hobit öyküsü, hüküm dağına yüzüğü atmak falan kadar zor :D Öykümüz iki genç iytelinin nisan dolaylarında kafasına tuğla düşmesiyle başlar… Dedik ki biz gidelim şu teknoparka bi başvuralım, bakarsın kazanırız. Bu düşüncemizi tez hocamızla da paylaştık, sağolsun o da cesaretlendirdi. Sonra Halis Hocamıza akıl danıştık, “başvursak mı, başvursak kazanır mıyız” diye. Tek ve net bir cevap verdi: “Siz daha başvurmanız mı?”. İşte vurucu cümle. Artık durmanın anlamı yoktu, Halis Hocamız bize gereken cesareti vermişti. Biz de daha önceki hikayelerimizde bahsettiğimiz ulvi kişilik, deli cesaretimizi yanımıza alıp Teknopark yokuşunu tırmandık. Muzaffer Hocaya başımızı vurduk: Biz Teknopark’a başvurmak istiyoruz. Hoca, bir süre yüzümüze baktı, gitti içeride bir iki telefon görüşmesi yaptı, geri döndü. “Tamam, sitedeki formu doldurun getirin” dedi. Çıktık odadan. dedik “aman canım ne kolaymış, altı üstü bir form işte.”. Hemen bölüme gidip forma baktık ama tüm sorular çalışmadığımız yerden çıkmış canım. Tabii çakıldık kaldık. Sorduk soruşturduk, sağolsun teknoparkın avukatı hanım oldukça yardımcı oldu. Formu ite kaka doldurduk. Birçok kopya aldık, gittik hocanın yanına. Hiç unutmuyorum, 1 Mayıs günüydü. Hoca, “Gidin bunları kurul üyelerine hemen dağıtın” dedi, listeyi verdi elimize. Bir listeye baktık, bir hocaya tamam dedik, çıktık odadan. Kurul üyeleri Buca, Bornova, Balçova ve Alsancak’a dağılmıştı. İzmir’in 4, iyteyi de sayarsak 5 farklı köşesi ve 2 gün süre. Hadi bakalım kolay gelsin, girişimci iyteliler :) Saate baktık, 10.35. En yakın dolmuş yarım saat sonra. Hemen otostop kurumuna sığındık. Teknoparktan direk topraktan yardırıp Çeşme yoluna indik. 1-2 derken bir kamyonet aldı. Bindik, bir kaç şey vardı, koltukta. Ben bişeyin üzerine oturuverdim, sert bi cisim. Alan adam hemen hamle yapıp beze sarılı şeyi aldı. Alırken bez sıyrıldı, anaaam tabanca!!! Yusuf ve üçbuçuk kardeşliği soğuk soğuk terlere neden oldu. Kimdi, kimin arabasına binmiştik ulen. Gençliğimizin baharında :( Girişimciydik, Sıtkı Hoca hayat acımasız, acımasız rekabet, zorluk falan demişti ama bunu söylememişti. Aklımdan bunlar geçerken kendisinin astsubay emeklisi olduğunu falan söyledi, kartını gösterdi de biraz rahatladım :D Neyse Zeytinalan’da bıraktı. Bindik otobüse önce Balçova’ya, oradan Buca’ya, en son da Alsancak’a ulaştık. Bornova’yı ertesi güne bıraktık. Gönül rahatlığıyla teslimatı tamamladıktan sonra başladık cevabı beklemeye. 12 Mayıs pazartesi günü boş günüm olması nedeniyle bir bebek edasıyla 7. uykunda rüyalar görürken telefonum çaldı. Arayan Alperen’di, heyecanlı heyecanlı olarak birşeyler anlatıyordu, yaklaşık bir-iki dakika anca ayılınca söylediklerini algılayabildim. Haber gelmişti, ertesi gün bizi mülakata çağılıyorduk. Gece Alperenle mülakat konusunda konuşup Avea için hazırladığımız iş planını sadeleştirdik, basıma hazır hale getirdik.Sabah can fotokopide accık kazıklanarak baskılarımızı aldık. 13 Mayıs Salı günü mülakatın yapılacağı EBSO’nun kapısından elimizde evrak çantası (Ev arkadaşım Onur’un bilgisayar çantası :D ), üzerimizde takım elbiseler ve yüzümüzdeki ifade ile tam bir iş adamı edasıyla girdik, mülakatın yapılacağı salona 8.30 sularında girdik. Kimsecikler yoktu, tabii randevu saat:10′daydı, normal:) Neyse Alple oturduk, muhtemel sorulara verilecek kritik cevapları tartışmaya başladık. Tam bu sırada Ahmet Hocamız geldi, Muzaffer Hocayla beraber. Sonra bir bir gelmeye başladı, şirket temsilcileri. Sanırım bir biz iki öğrenciydik :D . Beklerken bir aday şirketin yöneticileriyle görüştük. şirketin yetkilisiyle hoş beşten sonra mevzu bizim öğrenciliğimize geldi. “Biz, sizin gibi arkadaşlarla çok çalıştık” falan dedi. Biz de “Kabul edilmezsek, geliriz size iş başvurusuna” dedik, güldüler, “Sizi alırlar, bizi almazlarsa biz de size geliriz” dediler, gülüştük, az stresimiz dağıldı.İlk grup, saat:10.30 gibi girdi. Sonra Ahmet Hoca girdi. 10.55′de Hoca bizi çağırdı. Girdik odaya. Fazilet Hanım dışından tüm üyeler vardı. Juriler:

Prof. Dr. Cüneyt GÜZELİŞ
Dokuz Eylül Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı
Elektrik ve Elektronik Mühendisligi Bölümü

Prof. Dr. Fazilet Vardar SUKAN
Ege Üniversitesi Müh. Fakültesi, Biyomühendislik Bölüm Başkanı
Uluslararası Teknoloji Birliği Bilim Kurulu Üyesi (Ege Üniversitesi, Bilim-Teknoloji Uygulama Araştırma Merkezi Müdürü)

Prof. Dr. Mehmet Cemali DİNÇER
İEÜ Bilgisayar Bilimleri Fakültesi Dekanı

Doç. Dr. Metin TANOĞLU
İYTE Makina Mühendisliği Bölüm Başkanı

Dr. Erkal SAHTİYANCI
Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) Başkanlık Müşaviri

Muzaffer Hoca, bize yer gösterdi. Jurinin tam karşısına oturduk. Bu arada ben, bastığımız iş planlarını üyelere dağıttım. Alınca önce bi şaşırdılar.”Vay be” gibisinden bir yüz ifadesinde bulundular. Yerime geçtim, soruları beklemeye başladık. Rahattık, ne de olsa tüm sorulara verilecek sorulara cevaplarımız hazırdı. Hafif bir tebessümle bekliyorduk. Cemali Hoca, “hala öğrencisiniz sanırım” dedi, Metin Bey “Bizim okuldasınız, değil mi” diye sordu. Bu kolay soruları cevaplandırdıktan sonra Cüneyt Hoca, “Evet arkadaşlar, diğer yazılım şirketlerinden farkınız ne olacak” diye sordu. Anee, çalışmadığımız yerden sordular, gene yaw. 1-2 milisaniye zaman durdu, sabahtan Alple konuştuğumuz tüm soruların cevaplarını düşündüm, bunlardan bir komposizyon yazıp, başına “Introduction”, sonuna “As a result” bölümlerini ekleyip, referanslar kısmın atlayıp temize çektim, derin bir nefes aldım, Alple göz göze geldik, zaman yeniden akmaya başladı ve deminki kompozisyonu kusmaya başladım, 5-6 dakika konuştum sanırım. Tam “result and discussion” kısmına gelmiştim ki Cüneyt Hoca “tamam arkadaşlar” dedi ve diğer üyelere “sorusu olan var mı” diye sordu. “teşekkür ederiz arkadaşlar” dedi. Odadan çıktık. Görev tamamdı, bekleme yeniden başladı. Araya şenlikler girdi, tez, yarışma, ev falan, filan geçti günler. Sanırım 21 Mayıs çarşambaydı, Alperenle Kimya Mühendisliğine kahvaltıya gitmiştik. Muzaffer Hocayla karşılaştık. Kaçar mı hemen sordum, “Hocam, noldu bizim iş” diye. Muzaffer Hoca, uzunca beni süzdükten sonra “Kabul edildiniz, hayırlı olsun” dedi, gitti. Alp o sırada bişeyler alıyordu, hemen yanına gidip söyledim. Tabii yarışmadaki gibi kendimizi kasmadık direk hopladık, zıpladık, tepindik falan. Sonra biz tabii otostopu bir ulaşım aracı olarak benimsediğimizden Alple yine böyle koşturmacalı bir günde otostop çektik. Bizi -maşallah nazar değmesin- güzel arabasıyla HBS Solutions Şirketinin sahibi Cem Bey aldı. Yol boyu bizimle deneyimlerini paylaştı, yol gösterdi, cesaret verdi. Neyse yine günler geçti, yarışmaya gidecez, orada “Teknopark’ta yer aldık” diyeceğiz ama elimizde kayıt kürek kanıt yok. Muzaffer Hoca’ya gittik, derdimizi döktük, Allah razı olsun, hemen bir kağıt hazırlayıp verdi. Artık kapı gibi kanıtımız vardı, İstanbul’da oldukça işimize yaradı. Yarışmayı kazandık, geldik, aradık hocayı, geçen hafta için “Haftaya arayacağım” dedi. Sevindik, beklemeye başladık. Arayan soran olmayınca 31 Temmuz Perşembe günü Alple atlayıp gittik okula. Hocanın başı kalabalık, işi çok, sağolsun sözleşmemizi hemen hazırladı, verdi. Ben heyecandan bizim imza atmamız gereken yere değil de Rektör hocanın atması gereken yere imza atıverdim. Hoca gördü, takıldı, “Şirketi batırırsın sen” dedi :D Neyse çok şükür yerimizi aldık. A2 binası alt katta 5A nolu odadayız artık. Tükkanımızı açtığımızda bekleriz efendim. Tam adresimiz İzmir Teknoloji Geliştirme Bölgesi A2 Binası Zemin Kat No:5A İYTE Yerleşkesi, Gülbahçe, Urla 35430- İZMİR

Bu süreçte Prof. Dr. Halis Püskülcü ve tez hocamız Belgin Ergenç başta olmak üzere tüm bölüm hocalarımıza, Bölge Ofisi sorumlusu Dr. Muzaffer Sipahioğlu hocamıza destek ve cesaretlendirdikleri için, SADE Bilgi ve İletişim Teknolojileri ARGE Hizmetleri’nin kurucuları, genç girişimci arkadaşlarımıza ve HBS Solutions Bilgisayar ve Yazılım Sistemleri San. Ve Tic. Ltd. Sti. kurucusu Cem Bey’e deneyimlerini bizimle paylaşarak hayatımızı kolaylaştırdıkları için sonsuz teşekkürler…

Burası da uzaklardan tükkanımızın olduğu bina: (Resim Sade Arge’ye ait)

Bu da hava fotosu:

Büyütmek için üzerine tıklayınız.

Anadolu yolları

Kendi işlerimden sonra sıra ablamların evini taşımaya geldi. Dört sene Artvn Hopa’da görev yaptıktan sonra Niğde’ye tayini çıktı. Avea’nın yarışmasından geldikten bir gün sonra (cumartesi günü) Artvin’deki ev sahibinden bir telefon aldık. Telefondaki ses yeni kiracının çarşamba geleceğini söylüyordu. Yani 4 gün sonra! Hemen o gün yola çıkmaya karar verdim. bir iki telefon görüşmesi sonucu Niğde’ye giden arabalarda yer olmadığı gerçeği ile yüz yüze kaldım. Neyse Aksaray’a giden bir otobüste yer bulabildim. Akşam 20.00′de bindim.

1. Gün: Sabah 7.30 sularında Aksaray’a indim. Oradan da saat:8.30′da Niğde arabasına bindim. Niğde’de hava İzmir’e nispeten serin de olsa sıcak yıprattı ev ararken. Akşam 19 gibi kiralık bir ev bulabildim, kiraladım ve 20.30′da Rize’ye giden otobüse yetiştim çok şükür.

2. Gün: Saat:12.30 sularında Rize’ye indim. Boğucu bir sıcak vardı. Başladım Niğde tarafına gidecek kamyon aramaya. Neredeyse tüm Rizeli kamyoncularla konuştuktan sonra tam ümidimi yitirmiştim ki Rize çıkışında Konya plakalı bir kamyona denk geldim. Hemen atladım, sordum Konyaya dönecekmiş, hemen pazarlığı yaptım, işi bağladım. Hemen atladık Artvin Arhavi’ye gittik. 2 Gürcü amele tuttum. Eşyayı yükledik. İlginç olan amelelerin bir tanesinin Gürcistan’da üniversite okumuş olması, neyse kamyon beni Rize garajına bıraktı. Gece saat:21.30 sularıydı. İndim garajda kimsecikler yok, sadece bir yer açık hemen daldım, sordum, “Niğde’ye araba var mı, Aksaray’a araba var mı, Konya’ya araba var mı, Kayseri’ye araba var mı ” diye muhtemel tüm olasılıkları sorduktan sonra Ankara’ya araba olduğunu ve bir kişilik yerin olduğu cevabını aldım. Tabii hemen aldım biletimi 22.30′da gelecek otobüsü beklemeye başladım. Bu arada yazıhanedeki abi her firmanın telefonlarıyla uğraşmaktan bıktığından yakındı, ben de telefonlarıyla hatıra fotoğrafı çektim.

Gelen otobüs Tiflis’ten gelen bir arabaymış. Şöför ve muavinler dahil herkes Gürcüydü. Bi ben Türküm! Su bile isteyemedim. Sağolsunlar onlar da dağıtmadı. İlk mola yerine kadar (Giresun) resmen börttüm :D Neyse zaten gördüğüm son mola orasıydı, uykudan resmen bayılmışım.

3. Gün: Sabah 12.00′de Ankara’dayım. Hemen Niğde arabası aramaya koyuldum ama ne mümkün, hepsi dolu en erken ertesi gün var ve ben acilen gitmem lazım, sabaha kamyon gelecek. Aradım, taradım, Mersin’e giden bir arabada yer buldum. “Zengen Makası” denen bir yerde inenceğim oradan Niğde’nin yakın olduğu söylendi. Ben de tamam dedim bindim. Yolda Tuz Gölü’nün yanından geçtik. Resmen kurumuş göl, aşağıdaki resimde görüldüğü üzere insanlar üzerinde rahatça yürüyebiliyorlar.

Neyse yol bitti gerçekten de dedikleri yerde indim ancak Niğde’ye 48 km uzaklıkta olduğunu orada öğrendim :D

Neyse bekledim gelen geçen otobüs yok ben de İYTE’den bolca idmanlı olduğum otostop sporuna başvurdum. 1-2 derken yumurta taşıyan bir kamyonet aldı beni Niğde’ye getirdi… İşleri halletim, ameleleri buldum, kamyonun sabah 5 gibi geleceğini öğrendim. Sağolsun ev sahibimiz iyi bir insan, beni evinde misafir etti.

4. Gün: Sabah 4.30′da uyandım, giyindim, ev sahibim ile kahvaltı ettik. Kamyon 5.30 gibi geldi, amelelerle eşyayı indirdik. Kamyonla helalleştik, ev sahibiyle vedalaştık, garaja gittim, niyetim biran evvel izmire dönmekti ancak en erken araba saat:20 de imiş, eve döndüm bir yattım ki bayılmışım. Akşam üzeri kalıp biraz Niğde turu attım. Bu tur sırasında hala Osmanlı Sancağı görünümündeki şehirin meydanındaki 16 Türk Devletinin kurucularının heykellerini bir fotoğrafladım.

Sonra otobüse binip İzmire döndüm çok şükür. Bir dahaki maceramızda görüşmek üzere…

İşte bu da dört günü bilançosu:
İzmir – Aksaray -> 692 km
Aksaray – Niğde -> 123 km
Niğde – Rize -> 822 km
Rize – Arhavi -> 80 km
Arhavi – Rize -> 80 km
Rize – Ankara -> 827 km
Ankara – Niğde -> 348 km
Niğde – İzmir -> 799 km
Toplam 3771 km