Bugün otobüste ayakta giderken cama kafamı dayamış, yarı uykulu gözlerle camdan dışarı bakıyordum. Kırmızı ışıkta durduk. Yanımıza süper lüks üstü açık bir araba durdu. Şöförüne baktım. ya 18 ya 19. “Ülen bazıları hakkaten şanslı doğuyor” dedim kendi kendime. Yeşil ışık yanıp otobüs bir hışımla hareket edip beni sarstığında kendime geldim, kendime baktım ben düşündüm. Aslında ben de şanslı doğanlardanım. Sağlıklıyım, iyi bir eğitim aldım, iyi bir ailem ve beni çok seven, benim de çok sevdiğim, tam istediğim gibi bir sevgilim, az kazanmama rağmen sevdiğim ve bana ait bir işim var. Şükürler olsun sana, ben de şanslı doğanlar ya da yaşayanlardanım. Elinde hiçbir şey olmayanlara yardım et, elinde olanları küçümseyenlere ve değerini bilmeyenlere akıl, fikir ihsan eyle.

Başı, sonu, konusu, oyuncuları ile tam bir baş yapıt. Hele ki “Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz” sözüyle unutulmayacak bir film. Bir avuç Türk mühendisin her türlü engel, köstek ve imkansızlığa rağmen yazdıkları destanın devlet ve basın içerisinde yuvalanan -en hafif ifade ile- işbirlikçileri tarafından ortadan kaldırılmasının hikayesi. Nuri Demirağların hüzünlü hikayesi aslında. Yeni tabirle “know-how”ı bize ait bir arabanın yok edilişinin ardından sadece dışarıdan gelen parçaların montajıyla araba yaptığımızı zannetmemiz ne kadar ironik. “Aman siz yapmayın, biz size ucuza satarız” hikayesine kanmak ne kadar acı. Yapıldı mı bilmiyorum ama şu ucak fabrikası hikayemizi ve bu uğurda neredeyse canı alınan Nuri Bey’in hikayesini umarım bir gün bir film haline getirilir.
Ana fikir ve konu güzel, başarılı ancak sanırım filmi Gani Müjde yerine başkası yönetse daha da başarılı olacak gibi. Bazı noktalar durağan ve sıkıcı olmuş. Girişin ve hafif bir gelişmenin ardından hoop diye sonuca çat diye çıkmak iyi olmamış. Padişah rolünü de Ata Demirer’den başkası bu kadar iyi kimse oynayamazdı. Aslında genel olarak “Devrim Arabaları”nda da bu filmde de nasıl Batı’nın oyuncağı olduğumuzu gayet net bir şekilde anlatılmakta. Hele ki Avrupa Birliği’nin kapısındaki rezil-i rüsva durumumuz sanırım daha açık bir şekilde anlatılamazdı. Kısacası eksik, gedikleri çok olsa da izlenesi, ardından da “Vah Türkiyem” diye ağlanası bir film olmuş.