Windows 7 yorumları – 1

Filed Under (Yararlı Bilgiler) by emrah on 07-05-2009

Windows 7… Microsoft’un vistayı kurtama planı. Ben de indirdim ve kurdum. Tabii VirtualBox’a kurdum :D Ayrıntılı olarak incelemedim ancak genel olarak gördüğüm konular var ki evlere şenlik.

Read the rest of this entry »

Rapidshare & Youtube IP

Filed Under (Yararlı Bilgiler) by emrah on 28-04-2009

Daha önce Rapidshare IP listesi başlığı altında IP listesi yayınlamıştım. Şimdi biraz daha genişlettim. Youtube IPlerini de ekledim. Buyurun buradan indirebilirsiniz.

Durmak yok, Bloga devam…

Filed Under (Sevgili Günlük) by emrah on 11-04-2009

Çok sevgili, çok saygıdeğer, efendime söyleyeyim, böyle iyilik meleği gibi, muhteşem insanlar olan değerli okurlarım,

Blog Ödülleri 2009‘a resmen aday oldum. Harika, mükemmel, okuyanında nefesini kesen, pörfekto blogumla “Letoonia Resorts Kişisel Bloglar Kategorisi“ndeki yerimi almış bulunmaktayım. Gördüğüm kadarıyla rakibim çok ama tatil ödülünü almak istiyorum. Eğer bu ödülü kazanırsam yapacaklarımın bazılarını sıralamak istiyorum:

  • Her gün güncel bir yazı,
  • Daha çok macera, daha çok adrenalin,
  • Girdiğinizde sizi tanıyan ve o anki ruh halinize göre çeşit çeşit şebeklikler yaparak güldürecek yeni tema,
  • Gece yarısı kuşağında yakası açılmamış sohbetler,
  • Ne, nerede, kiminle, ne yapıyor
  • ve daha bir çok yenilik.

Bazı sloganlarım: İşimiz blog, gücümüz blog. Sen nioya’sın büyük düşün. Fark var. Yes, we can :)

Unutmadan hemencecik linki vereyim: http://2009.blogodulleri.com/blog/-ne-is-olsa-yazariz-abi—–nioya

Hanimiş benim şirin, tatlı, bal gaymak okuyucularım, oyunuzu bana verirsiniz demi, verirsiniz verirsiniz. Vermezseniz küserim bak :)

Hususi ve çok mühim not: Oy verebilmek için kayıtlı kullanıcı olmak gerekiyor. Bu nedenle yukarıdaki linke tıkladıktan sonra sağ üst köşede pembiş pembiş, şirin şirin salınan “kayıt ol” linkine tıklayın, geçerli bir e-posta adresi yazın, bir şifre girin. Kayıt ol deyin. sonra e-posta doğrulama sayfası gelecek karşınıza, bu esnada da adresinize bir doğrulama kodu gelecek, (1-2 dakika sürebilir) o kodu doğrulama sayfasına girerek hesabınızı aktive edebilir ve sevgili bloguma oy verebilirsiniz. Blogumu bulamazsanız kayıt olduktan sonra yukarıdaki adrese girerek ulaşabilir, mübarek oylarınızı verebilirsiniz. :) :) :)

Çeyrek Asırlık adamım artık

Filed Under (Sevgili Günlük) by emrah on 11-04-2009

Bir doğum gününü daha geride bıraktık. Doğum günümü türlü yollardan kutlayan tüm dostlarımı sonsuz teşekkürler. 25 yaşına hamdolsun bastım artık. Yani yüzyılın dörtte birini yaşamış sayılırım. Ayaklı tarhi, yüzyıllık adamım heheh. Neyse şaka bir yana bir önemli tarihti aslında bu 9 Nisan. Emelle 4. yılı bitirdik 5. yıla ayağımızı attık. bu iki önemli olayı kutlamak amacıyla yıllardır (4 yıldır) gitmeyi düşündüğümüz Çeşme’ye bir kaçamak yaptık. Yılın bu zamanında kafasını dinlemek isteyenler için idael. Çeşmeye gitmişken bir de Ilıca dolaylarına akalım dedik. Tabii ılıca daha da bir sakin çıktı, geri dönmeye de üşendik, baya bir takıldık Ilıca’da. Uzun uzun sahilinde filmlerdeki gibi çıplak ayak yürüdük, bir de şu fotoğrafı çektik:

Bu güzel bahar günü, iş, güç, yüksek lisans, askerlik, ekonomik kriz düşünmeden o sahil senin bu ılıca benim diye salınırken bir güzel olay daha oldu. Adana dolaylarından Ali Abi, ablama Niğde’nin en işlek caddelerinden birinde, evine astığı bir-iki adam boyu pankartla ve tek taş yüzükle evlenme teklifi etti. “Ayy çokk romantik” dedi emel, ahanda dedim, yaktın beni ali abi, çıtayı yükselttin, artık dağa evlenme teklifini yazıp Google Earth’ten göstersem anca keser bizi. Neyse Allah mesut eylesin inşallah ablamla Ali Abi’yi ne diyelim. Bu çıta mevzusunun rövanşını da artık istemeye geldiklerinde alırım, heheh yaşasın kötülük :D

Çok ateşli bir yazı!!!

Filed Under (Maceranın içinden) by emrah on 27-03-2009

Bir önceki Niğde – Ankara – İstanbul bişeygeni yazımızda görüldüğü üzere çok hareketli bi hafta geçirdik. Birazcık daha şansımızı zorlasak Ankara’da uyanıp, İstanbul’da öğle yemeği yiyip, İzmir’de günü bitirecektik, ama nasip değilmiş, yazınki “Anadolu Yolları” yazımı okuyanlar buna benzer bir açılımı denediğimi bilirler. Neyse bu kadar koşturmaca ve üstüne grip salgını kolkola girerek beni alt etmeyi başardılar. En son 2005 nisanında bu kadar hastandığımı hatırlıyorum. Çarşamba günü geldim ama ateşler içerisindeyim. Hadi geçer, koymaz bu bana, kesseler acımaz modunda takılırken cuma sabahı artık doktora gitmenin gerektiği gerçeği ile yüzleştim. Cuma sabahtan aile hekiminin yolunu tuttum ama benim aile hekimim gülbahçe’deymiş, “olsun misafir olarak muayene olurum” planları yaparken balçovadaki aile hekiminin hemşiresi bu fikrimi hiç de sıcak karşılamadı. Ink mınktan sonra bilmem ne aile hekimliğine gitmemi tavsiye etti, benim “beni misafir olarak bakmak zorundasınız” çıkışıma “benden selam söyle bolu beyi”ne bakışı ve terslemesiyle karşılık verdi. Ben de kös kös şirketin yolunu tuttum. Ateşlilik halimin devamında ofisteki işleri yoluna koyup çıktık, bindik otobüse, tam hareket edip okulu yeni terk etmiştik ki, ben anahtarımı ofiste unuttuğumu farkettim. Alperen’den anahtarı alıp indim, otostop vasıtasıyla geri döndüm, tabii sırtımda ve elimdeki çantalarımla beraber. Anahtarı alıp tekrar yola düştüm, saat tam 17.00′de torbalıya vardım. Hızlı adımlarla aile hekimlerinin olduğu eski sağlık ocağına yöneldim. Saat: 17.05′de vardığımda kimsenin olmadığını farkettim. Ha bu arada ateşten midir çok zeki olduğumdan mıdır nedir gaziemir tansaştan da bi dünya şey almıştım, haftasonı evdeyim ya, yerim hesabına. Bi de o yüklerle yürüdüğüme mi yoksa 5 dakika geçirmeden eve kaçan doktorlar sonucunda kalakaldığıma mı yanayım bilemedim. Geri yürüdüm, torbalıdaki özel polikliniğe gideyim bari diye. Yürüdüğüm yolun yarısında olması gereken poliklinik de taşınmış, hayde dolmuşa bindim yeni mekana gittim. Hemen başımı vurdum, bağkurluğum 8 aydır ödüyorum falan kar etmedi, bi de sağlık yardımının aktif edilmesi gerekiyormuş, neyse verdim parayı acile aldılar. 38,5 derece olarak ölçülen ateşim düşürülmesi için doktor serum kararı verdi ve antibiyotik verdi. Saate baktım saat 18 olmuş. Eczaneler kapanır, ben şuracıktan -hemen yanındaki eczane- ilaçlarımı alayım diye davranırken ben hemen yakalayıp serumu verdiler. Serum bitti, 18,50 sularında, ateşim düşmüştü çok şükür normal değerlere. Çıktım tabii, eczane kapmış, nöbetçi eczane: torbalıdanın öbür ucunda. Of allahım herşey mi ters gider. Bekle allah bekle dolmuş gelmez, elim kolum bi sürü eşya dolu. Neyse güç bela eczaneye ulaştım, ilaçlarımı aldım, eve gidecem ama ne mümkün bizlere daha iyi bir torbalı vaad eden kısım kısım, 32 kısım tekmili birden, tüm yardım timsali partilerimizi ulam ulam meydana dökülmüş, seçim arabalarından insanı sağır edecebilecek kadar gürültülü seçim şarkıları. Bir yarım saatimi de bu mükemmel olaya harcadıktan sonra nihayet saat: 20 sularında evime ulaşabildim. Bu olaydan çıkarabilecek dersler, bu ülkede hasta olma, grip bile olma ya da çok paran varsa ol, velevki sözümü dinlemedin hasta oldun, aile hekimleri var diye güvenme kendi aile hekimin neredeyse direk ona git. Eğer seçime yakın bir dönemdeysen sakın hastalanma, çok düşünceli partilerimizi bu şehirde insan mı var diye düşünmeden bizi nasıl rahat ettireceklerini bangır bangır anlattıkları için kafa dinleme, dinlenme diye bir şey söz konusu olamaz. Neyse çok şükür atlattım, hastalığın yorgunluğunu atlamaya çalışıyorum.

Niğde – Ankara – İstanbul bişeygeni

Filed Under (Maceranın içinden) by emrah on 27-03-2009

Herşey ODTÜ’de Genç Girişimciler Topluluğu tarafından düzenlenen kariyer haftasında konuşmacı olarak AVEA tarafından davet edilmemizle başladı. Malum AVEA sponsorluğunda düzenlenen “Hayatımın Fikri”nde hayatımızın zikrini gerçekleştirmiştik, bu olaya istinaden orada bulunacaktık. Oradan da bu yılki yarışmayla başlayan yönderlik programı çerçevesinde değerli yönderimiz Cüneyt Bey’le görüşmek üzere İstanbul’a geçecektik. Ben de dedim ki kendi kendime ben buradan kaçarım gider bu kez harbiden karagümrüğü yakarım, yok pardon o şarkı sözüydü, heheh. Neyse işte dedim ki kendi kendime hazır Ankara’ya kadar gitmişken bir Niğde yapam, anamları da görem. 13 Mart mübarek cuma günü bindim uçağa, kondum Angara dolaylarındaki Esenboğa havameydanına. Az sisliydi, ha bi de uçak kalkarken ve inerken, kanat üzerindeki 3 sevimli çıkıntıdan birinin titreyip durmasını izleyerek geçirdiğim yürek tüpürtülerini saymazsak güzel bir Ankara sabahıydı. Hemen hızlı adımlarla beni AŞTİ’ye ulaştıracak olan belediye otobüsüne koştum. Yaklaşık 1 saatlik Ankara turundan sonra AŞTİ’ye vardım. Ucu ucuna yetişerek Niğde arabasına bindim. Akşam 18,30 dolaylarında evime ulaştım. Kısa ama güzel geçen ziyaretten sonra kar yağışları içinde gece 1 dolaylarında Ankara otobüsüne bindim. (Ankara – Niğde arası kara yoluyla 5 + yarım saat mola, burada tekrar parantez açmak isiyorum 5 saatlik yolculukta yarım saat mola veren zihniyetin…) Neyse sabah 06.30′da Aşti’ye ulaştım hemen bir taksiye atladım. Sağolsun Efor’dan Hakan’ın benim için üşenmeden yazıp yolladığı tarifi taksiciye anlatma zahmetine girmeden taksici şıp diye gideceğimiz yeri anladı. Şimdi bize ODTÜ içi değmişlerdi ancak kaldığımız yer Aysel Sabuncu Yaşam Merkezi, ODTÜ ile Bilkent arasında bi yerlerde, teknoparkın bitiminden baya ileride. Merkezin yeri, ODTÜ ile Bilkent, velev ki bağımsız devletler olsa bu yaşam merkezi yüzünden sınır savaşı çıkarabilecek kadar da stratejik bir tepede, – müstahkem mevzi dediklerinden-. Ama Allah var 5 yıldızlı otel kadar rahat ve lükstü. Sabahın o köründe resepsiyonda tabii bi allahın kulu yok. Ben de önceden Alperen’den öğrendiğim üzere hemen odanın yolunu tuttum, Alperen gözlerinin ovuşturarak açtı kapıyı, hemen girip yattım. Saat: 10 sularında kalktık, ODTÜ merkezin yolunu tuttuk, Alperen’in lise arkadaşları, tabii artık benim de arkadaşlarım, Hüseyin ve Onur’la buluştuk. Kahvaltımızı ve sabah geyiğimizi mütakip söyleşinin yapılacağı kongre merkezine yollandık. Avealı dostlarımızı (Antepli der gibi oldu neyse :) ) gördükten sonra Bilgisayar Mühendisliği’ne kadar gidip İYTEli kardeşim Murat’ı bi gördüm. Kendisi büyümüş, Bilgi İşlem Dairesi’nde asistan olup, bir de güzel odaya sahip olmuş, gurur duydum, sevindim,mutlu oldum. Akabinde yine bir İYTEli sevdalısı kardeşimiz Yiğit’le buluştuk. Hep beraber kongre merkezinin içinde bulunan Updown’a aktık. Yemek falan yedik. Bu arada aynı mekanda Avealı dostlarımız da yemek yediği için bi bizimkilerin bi avealıların masası arasıda mekik dokuyarak kimseyi üzmeden öğle yemeğini atlattık. Saat: 14.30′a geldi, söyleşi zamanı geldi, çattı. Tabii az biraz heyecan olduk, yeni insanlar, iyte’yi ve artık Beyaz Piramit’i temsil ediyorduk. 850 kişilik Kemal Kurdaş Salonu’nda bu tatlı heyecan ve ufaktan başlayan hastalığımızın ateşi ile yerimizi aldık. Salon büyüktü ancak ODTÜ’de katılım ne yazikki azdı, ya ODTÜlüler girişimci ruhları törpülenmiş ya da bizi pek umursamamışlardı. Neyse az ama dikkatli bir topluluk vardı karşımızda. Önce Avea adına Kurumsal İletişim Direktörü Pınar Kaya Hanım, ardından TOG Genel Müdürü Yusuf Bey, Hayatımın Fikri projesinin dünü, bugünü ve yarının, topluma kattıklarını anlattılar. Ardından İYTE’den Evrim, Anadolu Üniversitesinden Şenol söz alarak yarışma ve sonrasındaki deneyimlerini paylaştılar. Sıra bize geldi, bizde özü daha önce hazırladığımız aşağıdaki konuşmayı yaptık.

Biz, iki ortak, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Bilgisayar Mühendisliği’nden bu yıl mezun olduk ve 17 Temmuz 2008 günü İstanbul’da düzenlenen AVEA TOG Hayatımın Fikri Proje Yarışması’nda Teknoloji Özel Ödülü aldık. Bu ödül kapsamında AVEA, üniversitemiz yerleşkesi içinde bulunan İzmir Teknoloji Geliştirme Bölgesi’nde yer alan ofisimizin tüm donanımını -açık konuşmak gerekirse rüyamızda bile göremeyeceğimiz güzellikte- hibe etti. Ayrıca kredi almaya hak kazandık. Bu kredi ile şirketimizin kuruluş masraflarını ve ilk aylardaki nakit ihtiyacını karşıladık. Halen hem kendi şirketimizde çalışıyor hem de İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Bilgisayar Mühendisliği’nde yüksek lisans eğitimimize devam ediyoruz.

Lisans hayatımız boyunca mezuniyet sonrası hangi konumda olacağımızı, nerede, kimler için çalışacağımızı düşündük. Staj sırasında ve profesyonel olarak görev aldığımız şirket ve üniversite bünyesindeki çalışma ortamlarını inceledik. Bizim için en iyisinin ne olacağına karar vermeye çalıştık. Üçüncü yılımızın sonunda stajımızı İYTE Bilgisayar Mühendisliği’nden mezun olup kendi şirketini kuran bir abimizin yanında yaptık. Hayatımızın belki de dönüm noktalarından biri olan bu staj sırasında, insanın kendi işini kurmasının ne olduğunu gördük ve artık ne yapmak isteğimizi anladık: Kendi işini kurmak, kendi kendinin patronu olmak… Aslında işe şanslı başlamıştık, farkında değildik, bizleri devamlı girişimciliğe teşvik eden hocalarımız vardı ve onların sözlerini ancak kararınızı verdiğimizde daha net anlamaya başlamıştık.

Stajın sonunda kendinden emin olarak son sınıfa başladık ve bitirme tezi olarak kesinlikle ticari bir proje seçerek bu proje ile kendi şirketimizi kurmaya karar verdik. Yarışma günü jüri üyesi AVEA CEO Cüneyt Bey’e söylediğimiz gibi “Beş paramız yoktu, ancak mükemmel olduğuna inandığımız bir fikrimiz ve sonsuz bir cesaret, azmimiz ve sabrımız var”dı.

Tezimiz ve yarışma fikrimiz olan “İnternet üzerinden kontör satışı ve hediyesi” işte bu düşünceler arasında filizlendi. Tabii tezimize bir azimle başladığımız halde nasıl başaracağımızı, şirketi kurmak için gerekli finansmanı nasıl sağlayacağımız konusunda bir fikrimiz yoktu.

Sonunda o mutlu ve kutlu günde yarışma duyurusunu gördük, yine bir dönüm noktası yaşamıştık, kendi işimize bir adım daha yaklaştık. Yarışmayı kazanamazsak bile alacağımız eğitim, deneyim, en önemlisi bizim gibi genç adamları birilerinin önemsediğini bilmek paha biçilemezdi…

Yoğun geçen bir eğitim sürecinden sonra yarı finali geçtiğimiz haberinin ardından final günü geldi çattı. Bir dönüm noktasından da öte hayatımızın yön değiştirdiği o gün çok değerli jüri üyelerimize hayallerimizin anlattık, ideallerimizi ve umutlarımızı… Yüzyıllar gibi gelen ödül törenin sonunda yarışmayı kazanarak yaklaşık bir yıl peşinden koştuğumuz arzumuz gerçekleşti.

Yarışma sonrasında başta belirttiğim gibi AVEA, ofis donanımlarımızı tamamladı. Çalışmalarımıza başladık. Şu anda isminden, logosuna, yer kaplamasından bardağına kadar bizim karar verdiğimiz, hayallerimizin peşinden koşabildiğimiz, kendi geleceğimize kendimizin karar verdiği bir işimiz, bir şirketimiz var.

Şu an proje fikrimizin yanında web teknolojileri üzerinde çalışıyoruz. Web içerik yönetim sistemleri, web tabanlı otomasyon sistemler ve çözümleri üretiyoruz.

Umarım, bizlerin, gençlerin önemsendiklerini hissettikleri bu tarz destekler artar, bizden sonra gelecek arkadaşlarımız iş aramak yerine kendi işlerini kurarak istihdama ve ekonomimize katkı koyarlar.

Sorular kısmı geçtikten sonra mekandan ayrıldık, söyleşi öncesi takıldığımız updowna geçtik. Sezgi, Derya ve Şenolla söyleşinin kritiğini yapıp, yorgunluğumuzu bir nebze attıktan sonra Murat ve Işılla biraraya geldik, eski günleri yad ettik. Işıl’dan hayırlı haberler aldık :) Tabii zaman su gibi akıp geçti, akşam döndük müstahkem mevkiideki mekanımıza. Ödevlerimizi yaptık, -çok çalışkan öğrenciyiz ya gezmede bile ödevlerimizi yapıyoruz, sevgili hocalarımıza duyurulur :D – odamıza çekilip uyuduk. Sabah uçak ile İstanbul’a yönderimizle görüşmeye gittik. Biz görüşmeyi iki gibi zannettiğimiz için 12.30 havameydanına indiğimizde bir koşturmacaya giriştik, rekor kırarak tam bir saatle -İstanbul’da Su Forumu varken- maçka’ya varmayı başardık, ancak toplantı 15,30′daymış. Neyse erken gelmekten zarar gelmez. Avea Genel Müdürlük çok güzel bir yerde tam boğaz manzaraları sakin ve çok merkezi bi noktada. Bina yapılışı eski olmasına rağmen çok şık restore edilmiş. -2. kattaki kafeteryaya indik. Girişine hayatımın fikri’ni tanıtıcı yazı ve resimleri görmek tabii duygulandırdı bizi. Çaylarımızı yudumladık, bir şirketteki herkes mi cana yakın olur, sıcak kanlı olur diye diye Müdürlükten çıktık. Ertesi gün gidelim dedik, öğretmenevi bizim için biçilmiş kaftan dedik, en yakın öğretmenevine başımızı vurduk. Paylaşımlı odada kalır mısınız dedik, tamam dedik, eşyalarımızı bıraktık, kuru temizlikçiye kadar gittik, abi her istanbullu gibi sıcak denizlere inip orada yaşama planlarını, devletin vergi konusunda ne kadar bunalttığını, eski istanbul konulu bir uzunca dert yandıktan sonra oradan çıkıp cevahir’e gitmek üzere taksiye bindik. Evet, yine orjinal bir tipi gidip elimizle bulmuştuk. Adam yaklaşık 15 dk süren yolculuğumuz boyunca saniyenin onda biri kadar bile susmadı, ne askerliği ne çocukluğu kaldı. Hayat felsefesini, şehirciliğe ve belediyeciliğe bakış açısından tutun da kadın -erkek ilişkilerine kadar uzunan bir coğrafyada yaklaşımlarını bizimle paylaştı… Cevahir’de gökhanım, beray ve gülçinle hasret giderdikten sonra evimize pardon öğretmenevimize döndük. Içerisi biraz soğuktu açtık klimayı yattık. Sabah iste nedense buz üstünde yatmış gibi kaskatı kalktık, bir de ne görelim, paylaşımlı odamızı paylaştığımız yabancı şahsiyet biz yattıktan sonra gelip klimayı kapatıp yatmış, biz de istanbul ayazından nasibimizi almıştık. Sabah olup kalan işlerimizi de hallettikten sonra uçağın yolunu tuttuk. Anlatmadan geçmeyeyim Havameydanından Maçka – Beşiktaş tarafına en hızlı ulaşım şudur bizce: havaalanı – Şirinevler Metro, şirinevlerde inip metrobüs durağına geçiş, metrobüsler mecidiyeköy, oradan da taksi. Haydi hayırlı traşlar :D

Daha da Recep'i izlemem

Filed Under (İzlediğim Filmler) by emrah on 23-02-2009

Büyük umutlarla gittiğim Recep İvedik 2 tam anlamıyla bir fiyasko oldu demek istiyorum. En azından ilk filmdeki tadın devam edeceğini umut ediyordum. Ancak ilk filmdeki temiz Anadolu delikanlısı gitmiş, uyuz, küfürbaz, gereksiz dayılanan salak bir adam gelmiş. Verdiğim paraya mı harcadığım zamana mı yanayım bilemedim. Ayrıca hiçbir konu bütünlüğü yok, çarşaf çarşaf ilan edilen “Recep bu sefer iş arıyor” konusu da külliyen palavra. Fragman da ne kadar espri varsa -belden aşağı olanlar hariç- filmin ana esprilerini oluşturuyor. Sinemada izledik diye çıkmadık ancak bilgisayarda izliyor olsaydım kesin yarısında kapatırdım. İkinci bölüm ilkine göre az da olsa iyi olsa da filmin geneli için söyleyecek söz bulamıyorum. Şu araların güncel tabiriyle “Recep benim için bitmiştir, daha da gitmem Recep’in filmine”…

3 Boyutlu ve saçma film

Filed Under (İzlediğim Filmler) by emrah on 21-02-2009

Arkadaşların ortak isteği üzerine Sevgililer Günü Katliamı adlı vahşet filmine gittik. Film üç boyutlu gösteriliyordu, gözlük falan dağıttılar. Üç boyutlu sinema deneyimi açıkçası müthişti. İnşallah bundan sonraki tüm filmler bu tatta olur. Filmi insan biraz daha canlı – kanlı görülüyor :)

Gelelim filme: Film korku filmi değil, öyle sevgililer günü falan lafı geçiyor, romantik de değil. Film mezbaha tadında. Yani “asalım, keselim, biçelim, bi manyak takılsın ortada, sevgililer gününe denk getirip ismini oturturuz, ohh bi de 3 boyut çaktık mı süper olur” mantığı ile yapılmış bir film. Ne bir felsefe ne bir mantık ne de bir hikayesi olan bu manyak şeyde ilk on dakika aralıksız kan göstererek baya bir insanı sersemletiyor. Onuncu dakikadan sonra zaten katilin kim olduğu az – çok belli oluyor, üç boyutlu gösterimin nimetlerini arkasına alıp seyirciyi tedirgin ederek korku filmi çekmiş arkadaşlar. Üç boyut güzel de insanın içi kaldırmıyor. Serisi çekilecek şekilde sonlanan filmin umarım devamı çekilmez, dünyamızın bunun devamını kaldıracak kadar midesi yok.

Asker Kaçağı

Filed Under (Maceranın içinden) by emrah on 21-02-2009

2008′de İYTE Bilgisayar Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra bi de yüksek yapam demiştim. Kayıt zamanda askerlikle ilişkisi var mıdır kağıdı istemişlerdi, ben de Torbalı’dan bu kağıdı alıp okula vermiştim. Bu kağıdı Alperen de almış, ancak alırken Yedek Subay kaydını da yaptırdığı için 2 gün kadar sürmüştü. Benim ki ise 15 dakika sürünce Alp’le baya dalga geçmiştim :D Ee ne demişler gülme komşuna gelir başına diye. Okulla askerlik şubesi arasındaki yazışmalardan sonra askerlik şubesine gitmek zorunda kaldım. Askerliğim tecil edilmemişti. Okuldan diplomamın “aslı gibidir”ini alıp askerlik şubesine gittim. Cuma günüydü. Öğleden sonraydı eve görevli sivil memur hemen bana diploma aslı ve nüfüs cüzdanının 3er kopyasının getirmem gerektiğini söyleyip kibarca kovaladı. Pazartesi günü diplomamı okuldan ödünç alıp salı günü sabahın kör vakti askerlik şubesine gittim, tabii 3er fotokopi ve belge asıllarıyla… Aynı memur fotokopileri aldı, asıllarını da üzerime atıp bunlara gerek yok dedi ben de ufaktan gıcığımı kaptım, ulen madem gerek yoktu neden uğraştım.Bekledim, bekledim, bekledim, memur “4 fotoğraf” dedi. Ee, söylememişlerdi. “Issız adam”dan yadigar bir şarkı patlatayım araya:

“Bana yalan söylediler, bana yalan söylediler, fotoğraftan bahsetmediler” Hehehe.

Hemen şubeden çıktım, etraf yol sokak fotoğrafçıyı neden bulacağım derken hemen köşedeki büfenin bu hizmeti verdiğini öğrendim. Büfecimiz “Para için değil, amme hizmeti yapıyorum fukaraya” edebiyatı eşliğinde 4 fotoğraf için 7 lira alarak sinirlerimin daha da zıplamasına katkıda bulundu. Neyse, uzun bir bekleyişin ardından saat: 11.30 sularında beni askeri hastaneye sevk ettiler sağolsunlar beni. Sevk ederken de raporundan mutlaka 2 fotokopi getir dediler, eyvallah. Hemen şubeden ayrılıp koşa koşa 3 vesaitle hastaneye gittim. Tam öğle tatiline girecekleri sırada “Danışma hekimine” başımı vurdum. Hemen beni dahiliyeye sevk ettiler, gittim. Ayak üstü doktor boyumu kilomu sordu, kağıdımı doldurup verdiler. Genel Cerrahi’ye gittim. Tabii öğle tatili olmuştu, o arada Gökmen ile lafladık biraz. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim. Dahiliye raporumda aynen şu yazıyordu:

“… kilo – boy endeksine göre üst sınırdan 28 kilo fazlası vardır, askerliğe elverişlidir”. 28 kilo, yazıyla yazıyorum yirmi sekiz kilogram fazla. Yani sırtımda aşağı yukarı bir uzun LPG tüpüyle yaşıyorum. O bile darasıyla 25 kilo falan ediyor :)

Sonra Genel Cerrahi’ye gittim, başladım beklemeye, öğle tatili bitti, hemşire kapıyı açtı. Elimdeki sevk kağıdımı hemşireye verdim, kapıdaki “Rütbe öncelik” belgesini inceliyordum ki hemşire seslendi ismimi. O anda biri peyda oldu, önüme geçti ve hemşireye “Ben bilmem ne çavuşum, benim önceliğim var” dedi, geçti. Tabii uyuz oldum, “komam ulen bunu yanına” derken aklıma “Rütbe öncelik” belgesi geldi. Hemen atladım, “Ben yedek subayım, rütbem sizinkinden yüksek” deyiverdim :D İşte o an yine zaman durdu ve hemşirenin beni kastederek söylediği “Subay haklı” sözüyle tekrar akmaya başladı. Neyse girdim, işimi hallettim “Askerliğe uygundur” raporumu alıp şubeye vardım. Raporun fotokopisini çektirmek için baştaki büfeye gittim. Çektirdim çektirmesine de Allah çektirmesin toplam 4 A4 fotokopi için siyah – ıorbeyaz tabii bunlar 2 lira istedi, ben de “Abi, yuh, renkli afiş basıyorlar bu fiyata” tepki gösterince 1.5 liraya işi bağladık. Neyse sonra şubeye gittim, tecil kağıdımı aldım, tam çıkacakken memur “Kağıdın fotokopisini bir süre taşıyın mutlaka yanınızda” dedi. Neden dedim, memur “Şu an asker kaçağı görünüyorsunuz, polis – jandarma çevirmesinde boşuna almasınlar sizi” dedi, ben de bunun üzerine dumur olarak sessizce dağıldım…

Benjamin Button

Filed Under (İzlediğim Filmler) by emrah on 20-02-2009

Can Yücel’in şiiriydi,  Hayatı Tersten Yaşamak ismi. En azından internette dolaşan aşağıdaki şiirdi. İlk okuduğumda çok ilgimi çekmişti. Adamlar da gitmişler aynen bunu film yapmışlar. Tabi bazı değişikliklerle mesela camii kısmı gibi :) . Neyse topluca gittik, güzeldi, ancak sonunu biliyorduk, adam yaşlı doğuyor, bebek olarak ölüyor.  Fikir güzel ancak maddenin doğasına aykırı. Eskimek yerine yenilenmek. Filmde Benjamin’in ilişkisi de aslında tersine işliyordu. Önce kavga, gürültü, sonra mutluluk en son da hiç tanışmamış gibi bir anda ayrılık… İlginç bir filmdi, ara ara sıkıldığımı hissettiğim oldu ancak filmin geneli başarılıydı. Ancak filmi izlediğimde düşünmeden edemedim, böyle bir adam Türkiye’de yaşayabilir miydi diye? Mesela bunun sekiz yıllık temel eğitimi var, ÖSS’si var, daha da askerliği var. Her şeyi geçtim, kimse garipsemiyor adamı, valla Türkiye’de olsa sirke çıkarırlar adamı. Sağlık Bakanlığı incelemeye alır, Nüfüs Müdürlüğü ile birbirlerine girerler. Show Haber’e çıkar, diğer tvler de en hakiki tersine yaşayan adam bizde yarışına girerler, maazallah gelin – damat yarışmalarına bile çıkartırlardı. Neyse Brad amca da güzel oynamış, bazı tutarsızlıklar ve her popüler Amerikan filminde olduğu gibi “dünyanın hakimi biziz” havasındaki ufak tefek mesajları saymazsak hayatın başı sonu aynı ortası güzel felsefesini de güzelce vermişler. Uzunca bi cümle oldu, idare edin. Uzun lafın kısası, tavsiye ederim, görülesi bir film, ikincisi çekilir mi, zannetmiyorum, çekilirse de Kelebek Etkisi felaketine döner gibi geliyor :)

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mi ? Cami’de uyanıyorsunuz. Bir tahta
sandık içersinde, Herkes karsınızda
saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette. tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı,
Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir
İtibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
Hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size
maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev….
Altmışlı yaşlara kadar herşey garanti, huzur
içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün
çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın
kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük
veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir
insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda
el pençe divan…vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler
de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade… aman ne güzel günler başlıyor…
Derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya
çıkmış, “fazla çalıştın” diyor “artık eve dön, işi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…” keyfe
bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,
su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor. Derken anne ve babanız sizi
götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok
artık….
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, “evde otur,
keyfine bak, oyuncaklarınla oyna” diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı
bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde
hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama
giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya
dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir
ortamda yasıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir
hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir
Olayla hayatiniz bitiyor… ; )