Emrah'ın Yeri

Ne İş Olsa Yaparız Abi

Arkadaşların ortak isteği üzerine Sevgililer Günü Katliamı adlı vahşet filmine gittik. Film üç boyutlu gösteriliyordu, gözlük falan dağıttılar. Üç boyutlu sinema deneyimi açıkçası müthişti. İnşallah bundan sonraki tüm filmler bu tatta olur. Filmi insan biraz daha canlı – kanlı görülüyor :)

Gelelim filme: Film korku filmi değil, öyle sevgililer günü falan lafı geçiyor, romantik de değil. Film mezbaha tadında. Yani “asalım, keselim, biçelim, bi manyak takılsın ortada, sevgililer gününe denk getirip ismini oturturuz, ohh bi de 3 boyut çaktık mı süper olur” mantığı ile yapılmış bir film. Ne bir felsefe ne bir mantık ne de bir hikayesi olan bu manyak şeyde ilk on dakika aralıksız kan göstererek baya bir insanı sersemletiyor. Onuncu dakikadan sonra zaten katilin kim olduğu az – çok belli oluyor, üç boyutlu gösterimin nimetlerini arkasına alıp seyirciyi tedirgin ederek korku filmi çekmiş arkadaşlar. Üç boyut güzel de insanın içi kaldırmıyor. Serisi çekilecek şekilde sonlanan filmin umarım devamı çekilmez, dünyamızın bunun devamını kaldıracak kadar midesi yok.

2008′de İYTE Bilgisayar Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra bi de yüksek yapam demiştim. Kayıt zamanda askerlikle ilişkisi var mıdır kağıdı istemişlerdi, ben de Torbalı’dan bu kağıdı alıp okula vermiştim. Bu kağıdı Alperen de almış, ancak alırken Yedek Subay kaydını da yaptırdığı için 2 gün kadar sürmüştü. Benim ki ise 15 dakika sürünce Alp’le baya dalga geçmiştim :D Ee ne demişler gülme komşuna gelir başına diye. Okulla askerlik şubesi arasındaki yazışmalardan sonra askerlik şubesine gitmek zorunda kaldım. Askerliğim tecil edilmemişti. Okuldan diplomamın “aslı gibidir”ini alıp askerlik şubesine gittim. Cuma günüydü. Öğleden sonraydı eve görevli sivil memur hemen bana diploma aslı ve nüfüs cüzdanının 3er kopyasının getirmem gerektiğini söyleyip kibarca kovaladı. Pazartesi günü diplomamı okuldan ödünç alıp salı günü sabahın kör vakti askerlik şubesine gittim, tabii 3er fotokopi ve belge asıllarıyla… Aynı memur fotokopileri aldı, asıllarını da üzerime atıp bunlara gerek yok dedi ben de ufaktan gıcığımı kaptım, ulen madem gerek yoktu neden uğraştım.Bekledim, bekledim, bekledim, memur “4 fotoğraf” dedi. Ee, söylememişlerdi. “Issız adam”dan yadigar bir şarkı patlatayım araya:

“Bana yalan söylediler, bana yalan söylediler, fotoğraftan bahsetmediler” Hehehe.

Hemen şubeden çıktım, etraf yol sokak fotoğrafçıyı neden bulacağım derken hemen köşedeki büfenin bu hizmeti verdiğini öğrendim. Büfecimiz “Para için değil, amme hizmeti yapıyorum fukaraya” edebiyatı eşliğinde 4 fotoğraf için 7 lira alarak sinirlerimin daha da zıplamasına katkıda bulundu. Neyse, uzun bir bekleyişin ardından saat: 11.30 sularında beni askeri hastaneye sevk ettiler sağolsunlar beni. Sevk ederken de raporundan mutlaka 2 fotokopi getir dediler, eyvallah. Hemen şubeden ayrılıp koşa koşa 3 vesaitle hastaneye gittim. Tam öğle tatiline girecekleri sırada “Danışma hekimine” başımı vurdum. Hemen beni dahiliyeye sevk ettiler, gittim. Ayak üstü doktor boyumu kilomu sordu, kağıdımı doldurup verdiler. Genel Cerrahi’ye gittim. Tabii öğle tatili olmuştu, o arada Gökmen ile lafladık biraz. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim. Dahiliye raporumda aynen şu yazıyordu:

“… kilo – boy endeksine göre üst sınırdan 28 kilo fazlası vardır, askerliğe elverişlidir”. 28 kilo, yazıyla yazıyorum yirmi sekiz kilogram fazla. Yani sırtımda aşağı yukarı bir uzun LPG tüpüyle yaşıyorum. O bile darasıyla 25 kilo falan ediyor :)

Sonra Genel Cerrahi’ye gittim, başladım beklemeye, öğle tatili bitti, hemşire kapıyı açtı. Elimdeki sevk kağıdımı hemşireye verdim, kapıdaki “Rütbe öncelik” belgesini inceliyordum ki hemşire seslendi ismimi. O anda biri peyda oldu, önüme geçti ve hemşireye “Ben bilmem ne çavuşum, benim önceliğim var” dedi, geçti. Tabii uyuz oldum, “komam ulen bunu yanına” derken aklıma “Rütbe öncelik” belgesi geldi. Hemen atladım, “Ben yedek subayım, rütbem sizinkinden yüksek” deyiverdim :D İşte o an yine zaman durdu ve hemşirenin beni kastederek söylediği “Subay haklı” sözüyle tekrar akmaya başladı. Neyse girdim, işimi hallettim “Askerliğe uygundur” raporumu alıp şubeye vardım. Raporun fotokopisini çektirmek için baştaki büfeye gittim. Çektirdim çektirmesine de Allah çektirmesin toplam 4 A4 fotokopi için siyah – ıorbeyaz tabii bunlar 2 lira istedi, ben de “Abi, yuh, renkli afiş basıyorlar bu fiyata” tepki gösterince 1.5 liraya işi bağladık. Neyse sonra şubeye gittim, tecil kağıdımı aldım, tam çıkacakken memur “Kağıdın fotokopisini bir süre taşıyın mutlaka yanınızda” dedi. Neden dedim, memur “Şu an asker kaçağı görünüyorsunuz, polis – jandarma çevirmesinde boşuna almasınlar sizi” dedi, ben de bunun üzerine dumur olarak sessizce dağıldım…

Can Yücel’in şiiriydi,  Hayatı Tersten Yaşamak ismi. En azından internette dolaşan aşağıdaki şiirdi. İlk okuduğumda çok ilgimi çekmişti. Adamlar da gitmişler aynen bunu film yapmışlar. Tabi bazı değişikliklerle mesela camii kısmı gibi :) . Neyse topluca gittik, güzeldi, ancak sonunu biliyorduk, adam yaşlı doğuyor, bebek olarak ölüyor.  Fikir güzel ancak maddenin doğasına aykırı. Eskimek yerine yenilenmek. Filmde Benjamin’in ilişkisi de aslında tersine işliyordu. Önce kavga, gürültü, sonra mutluluk en son da hiç tanışmamış gibi bir anda ayrılık… İlginç bir filmdi, ara ara sıkıldığımı hissettiğim oldu ancak filmin geneli başarılıydı. Ancak filmi izlediğimde düşünmeden edemedim, böyle bir adam Türkiye’de yaşayabilir miydi diye? Mesela bunun sekiz yıllık temel eğitimi var, ÖSS’si var, daha da askerliği var. Her şeyi geçtim, kimse garipsemiyor adamı, valla Türkiye’de olsa sirke çıkarırlar adamı. Sağlık Bakanlığı incelemeye alır, Nüfüs Müdürlüğü ile birbirlerine girerler. Show Haber’e çıkar, diğer tvler de en hakiki tersine yaşayan adam bizde yarışına girerler, maazallah gelin – damat yarışmalarına bile çıkartırlardı. Neyse Brad amca da güzel oynamış, bazı tutarsızlıklar ve her popüler Amerikan filminde olduğu gibi “dünyanın hakimi biziz” havasındaki ufak tefek mesajları saymazsak hayatın başı sonu aynı ortası güzel felsefesini de güzelce vermişler. Uzunca bi cümle oldu, idare edin. Uzun lafın kısası, tavsiye ederim, görülesi bir film, ikincisi çekilir mi, zannetmiyorum, çekilirse de Kelebek Etkisi felaketine döner gibi geliyor :)

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mi ? Cami’de uyanıyorsunuz. Bir tahta
sandık içersinde, Herkes karsınızda
saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette. tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı,
Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir
İtibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
Hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size
maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev….
Altmışlı yaşlara kadar herşey garanti, huzur
içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün
çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın
kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük
veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir
insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda
el pençe divan…vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler
de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade… aman ne güzel günler başlıyor…
Derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya
çıkmış, “fazla çalıştın” diyor “artık eve dön, işi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…” keyfe
bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,
su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor. Derken anne ve babanız sizi
götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok
artık….
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, “evde otur,
keyfine bak, oyuncaklarınla oyna” diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı
bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde
hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama
giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya
dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir
ortamda yasıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir
hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir
Olayla hayatiniz bitiyor… ; )

Yeni yıldan önce gitmiştik, telafilerimizden biri olarak yeni yazıyorum.

Emel’le yer bulabildiğiniz tek seans olan 21.15′te filme gittik. Hem iyi hem de kötü eleştirileri okudum. Film komik miydi yoksa değil miydi, aman ne güldük, yok ne kadar da çalıntıydı diye bilmem kaça ayrılan film eleştirmenleri yüzünden filmin muhteşem mi yoksa fiyasko mu olacağı konusunda bir fikrim yoktu. Filmi izledik. Komik yerleri de yavan yerleri de vardı. Genellikle filmde komedi unsurları var mıydı yok muydu çok muydu ile ilgileniyordu ancak bence Cem Yılmaz tam bir kara mizah başyapıtı oluşturmuş, belediyesinden eğitimine siyasetçisinden askerine ince ince geçirmiş, Türkiye’nin durumunu gayet güzel özetlemiştir. Güzel kurgulanmış, müzikleri özenle seçilmiş, her sahne için titiz bir çalışma yapılmış. Özellikle finale doğru olan futbol maçındaki müzikler heyecanı doruğa çıkardı. GORA’da ufak tefek mesajlar vardı ama devam niteliğinde olup da ilk filmini gölgede bırakan ve mesaj kaygısı gişe kaygısının önünde olan her halde çok az film vardır. Köye gelenlere posta koyarak güçlüye, ‘emperyaliste’, “havuz” esprisiyle yalan belediyeciliğimize, Aroglu çocuklara verilen derslerdeki örneklere eğitim sistemize, futbol finaliyle hayatını futbola bağlayan ve yıkıp dökenlere inceden ve açıktan geçirmiştir lafı.

Bir de bu çalıntıydı muhabbetine dönersek, bir çok uzay & bilimkurgu filmini harmanlayarak hepsinden öykünmüştür. Bu yüzden bazı espriler anlaşılmadı.

Eksik ya da gereksiz yönlerine gelecek olursak maymunlarla yakınlaşması ve seyircinin kasıklarını tutarak sadece bu kısma gülmesi beni sinir etti. Ha ben gülmedim mi ben de güldüm, ancak filmin burası bence çıkarılsa -hani öss sorusu gibi, hangi cümle çıkarılsa anlam bütünlüğü bozulmaz hesabı- film hiçbirşey kaybetmez aksine kalitesi yükselirdi.

Kısacası defalarca seyredilmesi gereken, sadece güldürme amacı taşımayan, Cem Yılmaz’ın da boş bir adam olmadığına kanaat getirdiğim bir film…

Konya

1 yorum

Neredeyse 1.5 aydır tek bir kelime yazmadığımı fark ettim ve hemen telafi yönüne gidiyorum.

İlk telafim:

Ramazan Bayramı’nda Niğde’deki ailemin yanına gittim. Bayram tatilini fırsat bilerek Anneannemin memleketi olan ve yaklaşık 2.5 – 3 saat uzaklıktaki Konya’ya gittik. Uçsuz bucaksız Konya Ovası’nın bir kısmını aşıp Konya Otogarı’na vardık. 

Resimde gördüğünüz gibi Üniversite durağından (Selçuk Üniversitesi Yerleşkesi) başlayan ve otogardan geçerek Konya’nın simge meydanı Zafer’e uzanan taa neredeyse 20 yıl önce yapılmış (1988 yılında gittiğinde raylar döşeniyordu) tramwaya bindik. Konya’ya indiğimiz gün bayramın ilk günü olduğu için “beleş” olarak yararlandık bu hizmetten…

Normal zamanlarda ise bizim Kentkart benzeri bir elektronik kart kullanımdaymış. Adı Elkart. Bu ismi bulanları tebrik ediyorum. Arapça’daki “harf-i tarif” benzeri bir yaklaşımla bulunan isim bir memleketin karakteristiğine ancak bu kadar uyar bence.

Neyse merkezdeki yani Zafer Meydanı’ndaki öğretmenevine yerleştik. Öğretmenevi anneannemin mezun olduğ u ilkokulun -Gazi İlkokulu- hemen arkasındaydı. Anneannem -Allah uzun ömür versin inşallah- 80 yaşında ve ilkokulu hala ayakta… İnanılmaz bi r şey. Benim okuduğum okulun bile hiçbir binası doğru dürüst benim zamanımdaki gibi değil. Hatta 88 yılında gittiğimizde anneannem ilkokul öğretmenini bile görmüştü. Anneannem o zamanlar 60 yaşında olmasına rağmen hala öğretmenine karşısında saygıdan tirtir titremişti. O zamanlarda verilen eğitime, terbiyeye bakınız bir de şimdi okullarımıza öğretmenlere reva görülen tavır ve saygısızlıklara bakınız. Konuyu dağıttık. Devam edelim.

Uzun yıllar Konya’da yaşadıktan sonra anneannemin guatr hastalığı nedeniyle doktorun “deniz havası” tavsiyesiyle İzmir’e yerleşmişler. Konya’da iken ailecek yerel bir film dağıtım şirketleri varmış. (Bu konuyu ileriki “chapter”larda göreceğiz nasipse :) ). BEKA Film. Dükkanın olduğu yere gittik. Tabii yerler, binalar değişmiş. Eskiler kalmamış. Anneannemin Konya’sının izleri silinmiş. Dükkanın olduğu yerdeki caddede ilginç bir anıt dikkatimi çekti. Kendisi kadar kitabesi de ilginç geldi bana. Sizlerle paylaşayım istedim.

Bir çok şehir gördüm. Tam anlamıyla gezemesem de az çok kafamda bir fikir oluşturdu. Mesela İstanbul hala pay-ı taht. Osmanlı Cumhuriyeti’nin başşehri. Ankara, ağır bürokrasi çarklarının döndüğü ama hala Ankara Savaşı etkisindeki puslu bir yer. Trabzon, Samsun, Rize, Kayseri, Denizli yeni şehir gibiler, tarih yerden fışkırıyor ama tarih şimdiye pek hükmetmiyor. Manisa ise İstanbul gibi, tek farkı burayı şehzade yönetiyor :) Konya’da ise sanki hala Alaattin Keykubat bir yerlerden çıkacak gibi. Selçuklu buraları terk etmemiş. Onca yıla rağmen Konya ne Osmanlı’ya ne de Cumhuriyete alışabilmiş.

Şehirde her yer bir cami. Camilerde sanmayın öyle 50 – 100 yıllık. En yenisi en 500 yaşında en az :) Mesela az önce bahsettiğim anıttan 50 – 100 metre ilerideki Hoca Hasan Camii. Yapım tarihi 12. yüzyıl olarak geçiyor. Dokuz yüz yaşında ve hala dimdik ayakta, hala ibadete açık.


Burası da Konya PTT Müdürlüğü. Bu neden koydun, güzel diye mi sorarsanız. Evet güzel ve ilginç bir yapı. Ama esas önemli olan anneannemin babası telgraf çavuşu olarak bu binada görev yapıyormuş ve hemen önünde olan parktaki bu havuzun kenarında anneannem okuldan çıktıktan sonra babasını beklermiş.

Ve Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri’nin Dergahı… “Ne olursan ol gel” yüce gönüllü alim. İslam felsefesinin bence en önemli ismi. Arı duru bir Allah adamı…

Resimdeki kapıdan girdikten hemen sonra bir çadırvan dikkatimi geçti. Yavuz Selim tarafından yaptırılan şadırvan hemen dilek, istek, talep ve bozuk para adağına çevirilmiş. Mevlana felsefesi nere, çaput bağlayan, para -rüşvet- atıp dilenen düşünce nere… Asabileştim, neyse. Ha tabii unutmadan ana dergahın yanındaki ufak kümbetlerde yatan büyük Mevlevilerin mezarlarına yüz süren, topraklarını toplayıp çocuklarının ya da çocukları olsun diye kendi ağızlarına atan batıla saran insanlar vardı…

Ana dergaha girdik, fotoğraf çekilmesi yasak olduğu için çekmedim. Ama şimdiye kadar gördüğüm en huzurlu ve en uhrevi yer olduğunu düşünüyorum. 4-5 yaşımda gittiğimde de benzer duyguları yaşadığımı hatırlıyorum. Dünyası 1-2 sokaktan ibaret olan bir çocukken bile bunları hissettiysem demekki gerçekten bu Mevlana’nın bir mucizesi. Bundan 10 -15 sene sonra tekrar gittiğimde de umarım yine aynı şeyleri hissederim. Müze kısımları da etkileyiciydi, 1000 yaşını geçmiş Kuran-ı Kerim yazmaları, o dönemde Mevlana ve Mevleviler tarafından kullanılan eşyalar, giysiler vs. Her hangi bir tarihi esere ya da tarihi yapıya bakarken hep şöyle düşünürüm: Bilmem kaç sene önceki insanlar da buradaydı ve bunlara dokunuyordu. 1-2 saniye belki daha da kısa da olsa o zamanda, o zamanki insanların içerisindeymişim gibi hissederim. Dergahta da bunu hissettim. Bir an içerisinde, Mevlana’nın orada semazenleriyle sema ediyordu, gördüm, hissettim.

Ana dergah, çevresindeki kümbetleri ve mevlevilerin yaşamlarını anlatan müzeyi gezdikten sonra biraz soluklanmak için avluda oturuyorduk. Bayram günü, çevre köylerden gelenler, şehirliler, turistler tam bir ana-baba günüydü. Oturduğumuz yerin hemen yakınında bulunan sağlık çeşmesi dedikleri bir çeşme vardı. Çeşmeden herkes su içmek için sıraya girerken, turistlere poz veren yurdum ailesinden bir poz da ben aldım :) .

Tabii günün bombası: Turistler için olanla bizim için olan yön levhası herşeyi özetliyor sanırım.


Bu da Zafer Meydanı’na ismini veren, Cumhuriyetin ilanı ile dikilen anıt. Güzel bir anıt ancak anıtın anlamını anlatan ve Zafer’in mimarının adının geçtiği yazıların önü nedense koca koca çiceklerle neden kapatılmış pek anlayamadım…


Alaattin Tepesi… Solda 1200lü yıllarda yapılan Alaattin Keykubat Camii, sağda ise Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan’ın köşkünün doğu duvar kalıntısı. Üzerindeki koruma kaplaması cumhuriyetin ilk dönemlerine kadar uzanır.

Alaattin Keykubat Camii, Çağrı filminde gördüğümüz camilere benziyor biraz, şatafat ve gösterişten uzak sadece amacına uygun inşaa edilmiş bir yapı.

Bu da 700 yıllık Camii ile Konya’nın son dönemde yakaladığı dinamizmin ve hızlı büyümenin simgesi Konya plakası 42 katlı Kule Plaza’nın aynı karede buluşması. Acaba 700 yıl sonra hangi ayakta kalacak dersiniz?

Bu nedir sizce? Bir kilise, hem de Konya’nın ortasında, Zafer Meydanı’nın hemen yakınında. Hem de dünün bugünün değil, yüzyıldan beri belki de. Atalarımızın dinsel hoşgörüsünün simgesi bence. İnşallah bu herkese örnek olur. Hoşgörü herkesin ihtiyacı, hem dinin içindekilere hem de dışındakilere.

Evet, gezimizin sonuna geldik. Bayram süresince akraba, eş dost ziyaretinden artakalanlarda bu kadar gezebildim. Bir çok yere gidemedim, mesela Meram Bahçelerine. Giderseniz Konya Kebabını tavsiye ederim. Biraz yağlıdır ama şimdiden belirteyim. Geniş caddeleri ve ferah bir şehir. Anlatıldığı kadar tutucu, baskıcı ve kapalı bir şehir değil, sanırım üniversitenin de bunda etkisi büyük.

Yeni site

3 yorum

Çok uzun zaman oldu gene buraya bir şeyler yazmayalı. Her niyetlendiğimde birşeyler çıkıyor erteliyorum. En sonunda bir vakit oldu yazıyorum işte. En önemli haber artık sitemin adresi değiştir. emrahonder.com’dan oldukça sıkıldım ayrıca biraz çocukça, biraz da milletvekili seçim kampanyası gibi gelmeye başlamıştı. Liseden en yakın arkadaşım özgür’ün bahsettiği bir kelime vardı her zaman, “Ne iş olsa yaparız abi”nin kısaltılmış hali olan nioya… Site işleriyle haşır neşir olduğumdan beri bu domaini almak için uğraştım en sonunda geçen sene bu istediğime nail oldum çok şükür. Şimdi de blogumu bu domaine taşımaya karar verdim. Zira bir baktım ki artık moda olmuş, isimsoyisim.com almak. Biraz değişiklik iyi gelir sanki. Artık  “Ne iş olsa yazarız abi” olarak değiştirdiğim nioya.com’dayım :)

Kayseri Otogarı

3 yorum

Kayseri Otogarı’nın numarasını tüm internette aramama rağmen saçma sapan numaralar geçti. Bi 20 dk aradım numarayı. Buraya yazıyorum, ben yandım siz yanmayın:
Kayseri Otogarı: 352 327 45 00

Asus W2000 model bir dizüstü bilgisayarınız var ve bunun recovery olayını çalıştırmak için makinanız açıldığında CTRL + F9 tuş kombinasyonunu kullanmalısınız.

Şirket işleri, ofisi düzenle, IKEA ile boğaz boğaza gir derken yine günlüğümü ihmal ettim fazlasıyla. Neyse diğerlerini de bir ara yazarım ancak son günlerde izlediğim Türk filmlerinden edindiğim izlenimleri aktarmak istiyorum.

Adem’in Trenleri

Yasak aşk yaşayıp çocuk sahibi olan bir kadını nikahına alan gezici hocanın hayatının anlatıldığı filmin adı en çok garibime giden konu oldu. Bir film adıyla ancak bu kadar alakasız olabilir bence. Adem’in trenleri toplasan 3-5 dakikalık konu, filmin içerisinde…

Pek bayıla bayıla beğenerek izlemesem de Cem Özer, iyi bir oyunculuk sergilemiş bence. En azından hoca rolu Özer’e cuk oturmuş. Çok vaktiniz varsa sürükleyici kısımları var, izleyin.

O… Çocukları

Gereksiz, çelişkiler içinde, mutlu sonla bitsin diye saçma bir kurguyla bitirilmiş film. Sırf dönem filmi çekelim, 80 darbesinde yaşananlara dikkat çekelim üzerine kurulmuş, Vizontele serisi, Enternasyonel devamı film. Ancak diğer filmlerin aksine bence film biraz acemice yapılmış. İnsan seyrettikten sonra o..nun filmi de bu kadar olur dedirtiyor. Filmin tek güzel yanı Kıraç’ın yaptığı müziklerdi. Filmde hem aşk uğruna yaşananlar, hem töre, hem siyaset, hem hayat kadınların sorunları gibi bir çok yer birden işlenmek istenmiş, ancak hepsi de bilindik mesajlar dışında yeni bir açılım getirememiş.

Hacivat ile Karagöz Neden Öldürüldü

Yıllar önce Kemal Tahir’in ünlü eseri “Devlet Ana”yı okumuş, Osmanlı’nın daha göçebe bir beylikken halinden çok etkilenmiştim. Sonradan öğrendiğime göre Tahir, yazdığı dönemdeki Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi havaya yeni bir bakış açısı getirmeye çalışmış, Osmanlı’yı anlatarak. Neyse bu filmde de o kitabın etkilerini açıkça görmek sevindirdi beni. Türkçesi alışmadığımız yörük ağzı olduğu için başlarda zorlansam da genel olarak güzeldi. Beyazla Haluk Bilginer’in ise süper bir seçim olduğunu söyleyebilirim. Altan alta verdiği doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar mesajı da ayrıca takdire şayan. Bazı noktalarda durağan olsa da izlenmeye değer. Hele ki Ezel Akay’ın hafif kırık bey tiplemesi öldürdü gülmekten. En önemli kısım ise rüşvetin içimize nasıl girdiği, nasıl yayıldığının anlatılmasıydı.

Mustafa

Bu filme diyecek bir şey bulamıyorum. John Dündar’ın Atatürk’ü annesinin gözünden anlatacağım safsatasıyla ortaya atılıp, kendi karanlık, siyasi ilişkilerine prim yapacak mesajları inceden, kimsenin gözüne sokmadan pompaladığı, gereksiz, en önemlisi tehlikeli bir film. Sansür taraftarı değilim ancak belli bir yaşın altında seyircinin -mesela 12 yaş altı- izlememesi gereken film. Zira filmden çıktıktan sonra sanki bir ara içimde, çocukluğumdan gelen kahramanın öldüğünü hissettim. Bir çocuk için Süperman, Batman ya da herhangi süper kahramanın filmin sonunda kötülere yenilmesi ya da kötülerin tarafına geçmesi gibi bir şey bu. Turkcell’i sponsor olmadı diye kınamıştım, ancak filmi izledikten sonra anladım ki adamların bir bildiği varmış…

Beyaz Melek

Olağanüstü bir oyuncu kadrosunun biraraya gelerek yaptıkları süper film. Tek sorun mahsun. Zira fikir güzel, çekimler kaliteli, oyuncular süper. Bi de mahsunun “bizim oraları da çekek agam” sevdası olmasaymış tadından yenmeyecekmiş. Son 15-20 dakikaya kadar mükemmel giden film, ciritle yarıda kaldı. Ayrıca filmde 1-2 dakika gözüken ciritçilerin aşiret filmi tadında afişe yansıması da herşeyi bozmuş. Hele ki filmin en sonunda Anadolu şehirlerindeki huzur evlerinin kapandığı, büyükşehirlerde insanların büyüklerine bakmadığından dem vurulması da ilginç geldi. Zaten filmin her köşesinden sen bu mesajı vermişsin, sonunda insanların gözüne sokmanın ne alemi vardır, anlamak mümkün değil. “Agam, bizim oralar cennet, hele seyirci de görsün” yaklaşımını terketmezse mahsun, filmler biraz zor dört başı mamur olur, bence. Gene de bu kadar yermemek lazım, vaktiniz varsa tavsiye derim, güzel film, ağlamak garanti. Ben bile ağladım, oradan biliyorum :)

Issız Adam

Çağan Irmak’ın “zanımca” fransız ve eski Türk filmlerini -örneğin Aydemir Akbaş’ın unutulmaz eserlerini- izleyerek yaptığı film. Çok ağlamaklı film diye izlenen film. Derin bir aşk filmi. Adamın biri parayı bulur, kendini onla bunla sevişmeye adar. Sonra hayatının kızı çıkar, süper aşk yaşarlar, annesiyle bile tanıştırır, herşey süperdir. Sonra bu salak, kızı nedensiz yere terkeder. Yıllar sonra karşılaşırlar falan filan. Filmin ilk yarısı soft – porno tadında, başroldeki Alper’in onla bunla yatmasıyla geçer. Duygudan eser yoktur. Sonra esas kız -Ada-yı tavlamakla uğraşır. Filmin sadece tek bir noktası bence duygusaldır, o da yıllar sonra karşılaşma anıdır. Sözde esas oğlan, alıştığı hayattan dolayı kızı terketmiştir. Bu hayata ise tek başına yaşama tutunma zorlukları itmiştir. O karşılaşma anından duygusal anlar yaşanmıştır. 5-10 dakika adeta seyirciyi kitleyip filmi sonlandırmış Irmak. Böylece herkesin ağzında bu duygusal, kekremsi acılık kalarak, gözü yaşlı ayrılmıştır sinemadan. Böylece ağlatan film olarak anılmaktadır. Aslında herkes başından geçen bir ayrılığa ağlamaktadır. Ya da çektiği yanlızlık, acıdır ağlatan. Filmde en büyük eksik, bu adam neden bu hale gelmiştir sorusuna verilecek cevaptır. Sadece annesine bi kere “çok zor” dedi, o kadar. Zor olan neydi anlaşılmadı. Müziklerine gelince seçim güzeldi. Şarkılar:

Ayla Dikmen – Anlamazdın
Funda – Çaresizim
Nilüfer – Son Arzum
Hümeyra – Sessiz gemi
Erkin Koray – Sevince
Nilüfer – Dünya Dönüyor
Sezen Aksu – Tükeneceğiz

Aslında düşünüyorum da adamın sapkınlıklarını bir kenara atarsak herkesin bir köşesinde ıssız bir adam vardır. Acılarını anlatamayan, duygularını anlatamayan. Aslında ben o adamı görmeye gitmiştim filme ama ne yazıkki göremedim.

Ha, bir de eklemeden edemeyeceğim, bu esas kız ile esas oğlanın yıllar sonra karşılaşma sahnesi ancak bir sinema perdesinde bu kadar duygusal ve etkileyici olabilir, tabii dolby ses sistemiyle :D İddia ediyorum ki aynı sahneyi kişisel bilgisayarlarımızda izlediğimizde -15.4 inç monitör ve standart hoparör olduğunu varsayarsak- aynı keskin etkiyi asla vermeyecektir. Neyse izlense izlenilecek, ama izlenmese hiçbir kaybın olmayacağı film kısacası…

Eğer içinizi yaralayan bir terk edilme / etme hikayeniz varsa ve karşı taraflar bir gün bir yerlerde karşılaşmayı umuyorsanız provasını bu filmin son sahnesinde yaşayabilirsiniz.

Logomuz

6 yorum

Sonunda şirketimizin logosuna kavuştuk: