Çok ateşli bir yazı!!!

Bir önceki Niğde – Ankara – İstanbul bişeygeni yazımızda görüldüğü üzere çok hareketli bi hafta geçirdik. Birazcık daha şansımızı zorlasak Ankara’da uyanıp, İstanbul’da öğle yemeği yiyip, İzmir’de günü bitirecektik, ama nasip değilmiş, yazınki “Anadolu Yolları” yazımı okuyanlar buna benzer bir açılımı denediğimi bilirler. Neyse bu kadar koşturmaca ve üstüne grip salgını kolkola girerek beni alt etmeyi başardılar. En son 2005 nisanında bu kadar hastandığımı hatırlıyorum. Çarşamba günü geldim ama ateşler içerisindeyim. Hadi geçer, koymaz bu bana, kesseler acımaz modunda takılırken cuma sabahı artık doktora gitmenin gerektiği gerçeği ile yüzleştim. Cuma sabahtan aile hekiminin yolunu tuttum ama benim aile hekimim gülbahçe’deymiş, “olsun misafir olarak muayene olurum” planları yaparken balçovadaki aile hekiminin hemşiresi bu fikrimi hiç de sıcak karşılamadı. Ink mınktan sonra bilmem ne aile hekimliğine gitmemi tavsiye etti, benim “beni misafir olarak bakmak zorundasınız” çıkışıma “benden selam söyle bolu beyi”ne bakışı ve terslemesiyle karşılık verdi. Ben de kös kös şirketin yolunu tuttum. Ateşlilik halimin devamında ofisteki işleri yoluna koyup çıktık, bindik otobüse, tam hareket edip okulu yeni terk etmiştik ki, ben anahtarımı ofiste unuttuğumu farkettim. Alperen’den anahtarı alıp indim, otostop vasıtasıyla geri döndüm, tabii sırtımda ve elimdeki çantalarımla beraber. Anahtarı alıp tekrar yola düştüm, saat tam 17.00′de torbalıya vardım. Hızlı adımlarla aile hekimlerinin olduğu eski sağlık ocağına yöneldim. Saat: 17.05′de vardığımda kimsenin olmadığını farkettim. Ha bu arada ateşten midir çok zeki olduğumdan mıdır nedir gaziemir tansaştan da bi dünya şey almıştım, haftasonı evdeyim ya, yerim hesabına. Bi de o yüklerle yürüdüğüme mi yoksa 5 dakika geçirmeden eve kaçan doktorlar sonucunda kalakaldığıma mı yanayım bilemedim. Geri yürüdüm, torbalıdaki özel polikliniğe gideyim bari diye. Yürüdüğüm yolun yarısında olması gereken poliklinik de taşınmış, hayde dolmuşa bindim yeni mekana gittim. Hemen başımı vurdum, bağkurluğum 8 aydır ödüyorum falan kar etmedi, bi de sağlık yardımının aktif edilmesi gerekiyormuş, neyse verdim parayı acile aldılar. 38,5 derece olarak ölçülen ateşim düşürülmesi için doktor serum kararı verdi ve antibiyotik verdi. Saate baktım saat 18 olmuş. Eczaneler kapanır, ben şuracıktan -hemen yanındaki eczane- ilaçlarımı alayım diye davranırken ben hemen yakalayıp serumu verdiler. Serum bitti, 18,50 sularında, ateşim düşmüştü çok şükür normal değerlere. Çıktım tabii, eczane kapmış, nöbetçi eczane: torbalıdanın öbür ucunda. Of allahım herşey mi ters gider. Bekle allah bekle dolmuş gelmez, elim kolum bi sürü eşya dolu. Neyse güç bela eczaneye ulaştım, ilaçlarımı aldım, eve gidecem ama ne mümkün bizlere daha iyi bir torbalı vaad eden kısım kısım, 32 kısım tekmili birden, tüm yardım timsali partilerimizi ulam ulam meydana dökülmüş, seçim arabalarından insanı sağır edecebilecek kadar gürültülü seçim şarkıları. Bir yarım saatimi de bu mükemmel olaya harcadıktan sonra nihayet saat: 20 sularında evime ulaşabildim. Bu olaydan çıkarabilecek dersler, bu ülkede hasta olma, grip bile olma ya da çok paran varsa ol, velevki sözümü dinlemedin hasta oldun, aile hekimleri var diye güvenme kendi aile hekimin neredeyse direk ona git. Eğer seçime yakın bir dönemdeysen sakın hastalanma, çok düşünceli partilerimizi bu şehirde insan mı var diye düşünmeden bizi nasıl rahat ettireceklerini bangır bangır anlattıkları için kafa dinleme, dinlenme diye bir şey söz konusu olamaz. Neyse çok şükür atlattım, hastalığın yorgunluğunu atlamaya çalışıyorum.

Niğde – Ankara – İstanbul bişeygeni

Herşey ODTÜ’de Genç Girişimciler Topluluğu tarafından düzenlenen kariyer haftasında konuşmacı olarak AVEA tarafından davet edilmemizle başladı. Malum AVEA sponsorluğunda düzenlenen “Hayatımın Fikri”nde hayatımızın zikrini gerçekleştirmiştik, bu olaya istinaden orada bulunacaktık. Oradan da bu yılki yarışmayla başlayan yönderlik programı çerçevesinde değerli yönderimiz Cüneyt Bey’le görüşmek üzere İstanbul’a geçecektik. Ben de dedim ki kendi kendime ben buradan kaçarım gider bu kez harbiden karagümrüğü yakarım, yok pardon o şarkı sözüydü, heheh. Neyse işte dedim ki kendi kendime hazır Ankara’ya kadar gitmişken bir Niğde yapam, anamları da görem. 13 Mart mübarek cuma günü bindim uçağa, kondum Angara dolaylarındaki Esenboğa havameydanına. Az sisliydi, ha bi de uçak kalkarken ve inerken, kanat üzerindeki 3 sevimli çıkıntıdan birinin titreyip durmasını izleyerek geçirdiğim yürek tüpürtülerini saymazsak güzel bir Ankara sabahıydı. Hemen hızlı adımlarla beni AŞTİ’ye ulaştıracak olan belediye otobüsüne koştum. Yaklaşık 1 saatlik Ankara turundan sonra AŞTİ’ye vardım. Ucu ucuna yetişerek Niğde arabasına bindim. Akşam 18,30 dolaylarında evime ulaştım. Kısa ama güzel geçen ziyaretten sonra kar yağışları içinde gece 1 dolaylarında Ankara otobüsüne bindim. (Ankara – Niğde arası kara yoluyla 5 + yarım saat mola, burada tekrar parantez açmak isiyorum 5 saatlik yolculukta yarım saat mola veren zihniyetin…) Neyse sabah 06.30′da Aşti’ye ulaştım hemen bir taksiye atladım. Sağolsun Efor’dan Hakan’ın benim için üşenmeden yazıp yolladığı tarifi taksiciye anlatma zahmetine girmeden taksici şıp diye gideceğimiz yeri anladı. Şimdi bize ODTÜ içi değmişlerdi ancak kaldığımız yer Aysel Sabuncu Yaşam Merkezi, ODTÜ ile Bilkent arasında bi yerlerde, teknoparkın bitiminden baya ileride. Merkezin yeri, ODTÜ ile Bilkent, velev ki bağımsız devletler olsa bu yaşam merkezi yüzünden sınır savaşı çıkarabilecek kadar da stratejik bir tepede, – müstahkem mevzi dediklerinden-. Ama Allah var 5 yıldızlı otel kadar rahat ve lükstü. Sabahın o köründe resepsiyonda tabii bi allahın kulu yok. Ben de önceden Alperen’den öğrendiğim üzere hemen odanın yolunu tuttum, Alperen gözlerinin ovuşturarak açtı kapıyı, hemen girip yattım. Saat: 10 sularında kalktık, ODTÜ merkezin yolunu tuttuk, Alperen’in lise arkadaşları, tabii artık benim de arkadaşlarım, Hüseyin ve Onur’la buluştuk. Kahvaltımızı ve sabah geyiğimizi mütakip söyleşinin yapılacağı kongre merkezine yollandık. Avealı dostlarımızı (Antepli der gibi oldu neyse :) ) gördükten sonra Bilgisayar Mühendisliği’ne kadar gidip İYTEli kardeşim Murat’ı bi gördüm. Kendisi büyümüş, Bilgi İşlem Dairesi’nde asistan olup, bir de güzel odaya sahip olmuş, gurur duydum, sevindim,mutlu oldum. Akabinde yine bir İYTEli sevdalısı kardeşimiz Yiğit’le buluştuk. Hep beraber kongre merkezinin içinde bulunan Updown’a aktık. Yemek falan yedik. Bu arada aynı mekanda Avealı dostlarımız da yemek yediği için bi bizimkilerin bi avealıların masası arasıda mekik dokuyarak kimseyi üzmeden öğle yemeğini atlattık. Saat: 14.30′a geldi, söyleşi zamanı geldi, çattı. Tabii az biraz heyecan olduk, yeni insanlar, iyte’yi ve artık Beyaz Piramit’i temsil ediyorduk. 850 kişilik Kemal Kurdaş Salonu’nda bu tatlı heyecan ve ufaktan başlayan hastalığımızın ateşi ile yerimizi aldık. Salon büyüktü ancak ODTÜ’de katılım ne yazikki azdı, ya ODTÜlüler girişimci ruhları törpülenmiş ya da bizi pek umursamamışlardı. Neyse az ama dikkatli bir topluluk vardı karşımızda. Önce Avea adına Kurumsal İletişim Direktörü Pınar Kaya Hanım, ardından TOG Genel Müdürü Yusuf Bey, Hayatımın Fikri projesinin dünü, bugünü ve yarının, topluma kattıklarını anlattılar. Ardından İYTE’den Evrim, Anadolu Üniversitesinden Şenol söz alarak yarışma ve sonrasındaki deneyimlerini paylaştılar. Sıra bize geldi, bizde özü daha önce hazırladığımız aşağıdaki konuşmayı yaptık.

Biz, iki ortak, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Bilgisayar Mühendisliği’nden bu yıl mezun olduk ve 17 Temmuz 2008 günü İstanbul’da düzenlenen AVEA TOG Hayatımın Fikri Proje Yarışması’nda Teknoloji Özel Ödülü aldık. Bu ödül kapsamında AVEA, üniversitemiz yerleşkesi içinde bulunan İzmir Teknoloji Geliştirme Bölgesi’nde yer alan ofisimizin tüm donanımını -açık konuşmak gerekirse rüyamızda bile göremeyeceğimiz güzellikte- hibe etti. Ayrıca kredi almaya hak kazandık. Bu kredi ile şirketimizin kuruluş masraflarını ve ilk aylardaki nakit ihtiyacını karşıladık. Halen hem kendi şirketimizde çalışıyor hem de İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Bilgisayar Mühendisliği’nde yüksek lisans eğitimimize devam ediyoruz.

Lisans hayatımız boyunca mezuniyet sonrası hangi konumda olacağımızı, nerede, kimler için çalışacağımızı düşündük. Staj sırasında ve profesyonel olarak görev aldığımız şirket ve üniversite bünyesindeki çalışma ortamlarını inceledik. Bizim için en iyisinin ne olacağına karar vermeye çalıştık. Üçüncü yılımızın sonunda stajımızı İYTE Bilgisayar Mühendisliği’nden mezun olup kendi şirketini kuran bir abimizin yanında yaptık. Hayatımızın belki de dönüm noktalarından biri olan bu staj sırasında, insanın kendi işini kurmasının ne olduğunu gördük ve artık ne yapmak isteğimizi anladık: Kendi işini kurmak, kendi kendinin patronu olmak… Aslında işe şanslı başlamıştık, farkında değildik, bizleri devamlı girişimciliğe teşvik eden hocalarımız vardı ve onların sözlerini ancak kararınızı verdiğimizde daha net anlamaya başlamıştık.

Stajın sonunda kendinden emin olarak son sınıfa başladık ve bitirme tezi olarak kesinlikle ticari bir proje seçerek bu proje ile kendi şirketimizi kurmaya karar verdik. Yarışma günü jüri üyesi AVEA CEO Cüneyt Bey’e söylediğimiz gibi “Beş paramız yoktu, ancak mükemmel olduğuna inandığımız bir fikrimiz ve sonsuz bir cesaret, azmimiz ve sabrımız var”dı.

Tezimiz ve yarışma fikrimiz olan “İnternet üzerinden kontör satışı ve hediyesi” işte bu düşünceler arasında filizlendi. Tabii tezimize bir azimle başladığımız halde nasıl başaracağımızı, şirketi kurmak için gerekli finansmanı nasıl sağlayacağımız konusunda bir fikrimiz yoktu.

Sonunda o mutlu ve kutlu günde yarışma duyurusunu gördük, yine bir dönüm noktası yaşamıştık, kendi işimize bir adım daha yaklaştık. Yarışmayı kazanamazsak bile alacağımız eğitim, deneyim, en önemlisi bizim gibi genç adamları birilerinin önemsediğini bilmek paha biçilemezdi…

Yoğun geçen bir eğitim sürecinden sonra yarı finali geçtiğimiz haberinin ardından final günü geldi çattı. Bir dönüm noktasından da öte hayatımızın yön değiştirdiği o gün çok değerli jüri üyelerimize hayallerimizin anlattık, ideallerimizi ve umutlarımızı… Yüzyıllar gibi gelen ödül törenin sonunda yarışmayı kazanarak yaklaşık bir yıl peşinden koştuğumuz arzumuz gerçekleşti.

Yarışma sonrasında başta belirttiğim gibi AVEA, ofis donanımlarımızı tamamladı. Çalışmalarımıza başladık. Şu anda isminden, logosuna, yer kaplamasından bardağına kadar bizim karar verdiğimiz, hayallerimizin peşinden koşabildiğimiz, kendi geleceğimize kendimizin karar verdiği bir işimiz, bir şirketimiz var.

Şu an proje fikrimizin yanında web teknolojileri üzerinde çalışıyoruz. Web içerik yönetim sistemleri, web tabanlı otomasyon sistemler ve çözümleri üretiyoruz.

Umarım, bizlerin, gençlerin önemsendiklerini hissettikleri bu tarz destekler artar, bizden sonra gelecek arkadaşlarımız iş aramak yerine kendi işlerini kurarak istihdama ve ekonomimize katkı koyarlar.

Sorular kısmı geçtikten sonra mekandan ayrıldık, söyleşi öncesi takıldığımız updowna geçtik. Sezgi, Derya ve Şenolla söyleşinin kritiğini yapıp, yorgunluğumuzu bir nebze attıktan sonra Murat ve Işılla biraraya geldik, eski günleri yad ettik. Işıl’dan hayırlı haberler aldık :) Tabii zaman su gibi akıp geçti, akşam döndük müstahkem mevkiideki mekanımıza. Ödevlerimizi yaptık, -çok çalışkan öğrenciyiz ya gezmede bile ödevlerimizi yapıyoruz, sevgili hocalarımıza duyurulur :D – odamıza çekilip uyuduk. Sabah uçak ile İstanbul’a yönderimizle görüşmeye gittik. Biz görüşmeyi iki gibi zannettiğimiz için 12.30 havameydanına indiğimizde bir koşturmacaya giriştik, rekor kırarak tam bir saatle -İstanbul’da Su Forumu varken- maçka’ya varmayı başardık, ancak toplantı 15,30′daymış. Neyse erken gelmekten zarar gelmez. Avea Genel Müdürlük çok güzel bir yerde tam boğaz manzaraları sakin ve çok merkezi bi noktada. Bina yapılışı eski olmasına rağmen çok şık restore edilmiş. -2. kattaki kafeteryaya indik. Girişine hayatımın fikri’ni tanıtıcı yazı ve resimleri görmek tabii duygulandırdı bizi. Çaylarımızı yudumladık, bir şirketteki herkes mi cana yakın olur, sıcak kanlı olur diye diye Müdürlükten çıktık. Ertesi gün gidelim dedik, öğretmenevi bizim için biçilmiş kaftan dedik, en yakın öğretmenevine başımızı vurduk. Paylaşımlı odada kalır mısınız dedik, tamam dedik, eşyalarımızı bıraktık, kuru temizlikçiye kadar gittik, abi her istanbullu gibi sıcak denizlere inip orada yaşama planlarını, devletin vergi konusunda ne kadar bunalttığını, eski istanbul konulu bir uzunca dert yandıktan sonra oradan çıkıp cevahir’e gitmek üzere taksiye bindik. Evet, yine orjinal bir tipi gidip elimizle bulmuştuk. Adam yaklaşık 15 dk süren yolculuğumuz boyunca saniyenin onda biri kadar bile susmadı, ne askerliği ne çocukluğu kaldı. Hayat felsefesini, şehirciliğe ve belediyeciliğe bakış açısından tutun da kadın -erkek ilişkilerine kadar uzunan bir coğrafyada yaklaşımlarını bizimle paylaştı… Cevahir’de gökhanım, beray ve gülçinle hasret giderdikten sonra evimize pardon öğretmenevimize döndük. Içerisi biraz soğuktu açtık klimayı yattık. Sabah iste nedense buz üstünde yatmış gibi kaskatı kalktık, bir de ne görelim, paylaşımlı odamızı paylaştığımız yabancı şahsiyet biz yattıktan sonra gelip klimayı kapatıp yatmış, biz de istanbul ayazından nasibimizi almıştık. Sabah olup kalan işlerimizi de hallettikten sonra uçağın yolunu tuttuk. Anlatmadan geçmeyeyim Havameydanından Maçka – Beşiktaş tarafına en hızlı ulaşım şudur bizce: havaalanı – Şirinevler Metro, şirinevlerde inip metrobüs durağına geçiş, metrobüsler mecidiyeköy, oradan da taksi. Haydi hayırlı traşlar :D

Daha da Recep’i izlemem

Büyük umutlarla gittiğim Recep İvedik 2 tam anlamıyla bir fiyasko oldu demek istiyorum. En azından ilk filmdeki tadın devam edeceğini umut ediyordum. Ancak ilk filmdeki temiz Anadolu delikanlısı gitmiş, uyuz, küfürbaz, gereksiz dayılanan salak bir adam gelmiş. Verdiğim paraya mı harcadığım zamana mı yanayım bilemedim. Ayrıca hiçbir konu bütünlüğü yok, çarşaf çarşaf ilan edilen “Recep bu sefer iş arıyor” konusu da külliyen palavra. Fragman da ne kadar espri varsa -belden aşağı olanlar hariç- filmin ana esprilerini oluşturuyor. Sinemada izledik diye çıkmadık ancak bilgisayarda izliyor olsaydım kesin yarısında kapatırdım. İkinci bölüm ilkine göre az da olsa iyi olsa da filmin geneli için söyleyecek söz bulamıyorum. Şu araların güncel tabiriyle “Recep benim için bitmiştir, daha da gitmem Recep’in filmine”…

3 Boyutlu ve saçma film

Arkadaşların ortak isteği üzerine Sevgililer Günü Katliamı adlı vahşet filmine gittik. Film üç boyutlu gösteriliyordu, gözlük falan dağıttılar. Üç boyutlu sinema deneyimi açıkçası müthişti. İnşallah bundan sonraki tüm filmler bu tatta olur. Filmi insan biraz daha canlı – kanlı görülüyor :)

Gelelim filme: Film korku filmi değil, öyle sevgililer günü falan lafı geçiyor, romantik de değil. Film mezbaha tadında. Yani “asalım, keselim, biçelim, bi manyak takılsın ortada, sevgililer gününe denk getirip ismini oturturuz, ohh bi de 3 boyut çaktık mı süper olur” mantığı ile yapılmış bir film. Ne bir felsefe ne bir mantık ne de bir hikayesi olan bu manyak şeyde ilk on dakika aralıksız kan göstererek baya bir insanı sersemletiyor. Onuncu dakikadan sonra zaten katilin kim olduğu az – çok belli oluyor, üç boyutlu gösterimin nimetlerini arkasına alıp seyirciyi tedirgin ederek korku filmi çekmiş arkadaşlar. Üç boyut güzel de insanın içi kaldırmıyor. Serisi çekilecek şekilde sonlanan filmin umarım devamı çekilmez, dünyamızın bunun devamını kaldıracak kadar midesi yok.

Asker Kaçağı

2008′de İYTE Bilgisayar Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra bi de yüksek yapam demiştim. Kayıt zamanda askerlikle ilişkisi var mıdır kağıdı istemişlerdi, ben de Torbalı’dan bu kağıdı alıp okula vermiştim. Bu kağıdı Alperen de almış, ancak alırken Yedek Subay kaydını da yaptırdığı için 2 gün kadar sürmüştü. Benim ki ise 15 dakika sürünce Alp’le baya dalga geçmiştim :D Ee ne demişler gülme komşuna gelir başına diye. Okulla askerlik şubesi arasındaki yazışmalardan sonra askerlik şubesine gitmek zorunda kaldım. Askerliğim tecil edilmemişti. Okuldan diplomamın “aslı gibidir”ini alıp askerlik şubesine gittim. Cuma günüydü. Öğleden sonraydı eve görevli sivil memur hemen bana diploma aslı ve nüfüs cüzdanının 3er kopyasının getirmem gerektiğini söyleyip kibarca kovaladı. Pazartesi günü diplomamı okuldan ödünç alıp salı günü sabahın kör vakti askerlik şubesine gittim, tabii 3er fotokopi ve belge asıllarıyla… Aynı memur fotokopileri aldı, asıllarını da üzerime atıp bunlara gerek yok dedi ben de ufaktan gıcığımı kaptım, ulen madem gerek yoktu neden uğraştım.Bekledim, bekledim, bekledim, memur “4 fotoğraf” dedi. Ee, söylememişlerdi. “Issız adam”dan yadigar bir şarkı patlatayım araya:

“Bana yalan söylediler, bana yalan söylediler, fotoğraftan bahsetmediler” Hehehe.

Hemen şubeden çıktım, etraf yol sokak fotoğrafçıyı neden bulacağım derken hemen köşedeki büfenin bu hizmeti verdiğini öğrendim. Büfecimiz “Para için değil, amme hizmeti yapıyorum fukaraya” edebiyatı eşliğinde 4 fotoğraf için 7 lira alarak sinirlerimin daha da zıplamasına katkıda bulundu. Neyse, uzun bir bekleyişin ardından saat: 11.30 sularında beni askeri hastaneye sevk ettiler sağolsunlar beni. Sevk ederken de raporundan mutlaka 2 fotokopi getir dediler, eyvallah. Hemen şubeden ayrılıp koşa koşa 3 vesaitle hastaneye gittim. Tam öğle tatiline girecekleri sırada “Danışma hekimine” başımı vurdum. Hemen beni dahiliyeye sevk ettiler, gittim. Ayak üstü doktor boyumu kilomu sordu, kağıdımı doldurup verdiler. Genel Cerrahi’ye gittim. Tabii öğle tatili olmuştu, o arada Gökmen ile lafladık biraz. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim. Dahiliye raporumda aynen şu yazıyordu:

“… kilo – boy endeksine göre üst sınırdan 28 kilo fazlası vardır, askerliğe elverişlidir”. 28 kilo, yazıyla yazıyorum yirmi sekiz kilogram fazla. Yani sırtımda aşağı yukarı bir uzun LPG tüpüyle yaşıyorum. O bile darasıyla 25 kilo falan ediyor :)

Sonra Genel Cerrahi’ye gittim, başladım beklemeye, öğle tatili bitti, hemşire kapıyı açtı. Elimdeki sevk kağıdımı hemşireye verdim, kapıdaki “Rütbe öncelik” belgesini inceliyordum ki hemşire seslendi ismimi. O anda biri peyda oldu, önüme geçti ve hemşireye “Ben bilmem ne çavuşum, benim önceliğim var” dedi, geçti. Tabii uyuz oldum, “komam ulen bunu yanına” derken aklıma “Rütbe öncelik” belgesi geldi. Hemen atladım, “Ben yedek subayım, rütbem sizinkinden yüksek” deyiverdim :D İşte o an yine zaman durdu ve hemşirenin beni kastederek söylediği “Subay haklı” sözüyle tekrar akmaya başladı. Neyse girdim, işimi hallettim “Askerliğe uygundur” raporumu alıp şubeye vardım. Raporun fotokopisini çektirmek için baştaki büfeye gittim. Çektirdim çektirmesine de Allah çektirmesin toplam 4 A4 fotokopi için siyah – ıorbeyaz tabii bunlar 2 lira istedi, ben de “Abi, yuh, renkli afiş basıyorlar bu fiyata” tepki gösterince 1.5 liraya işi bağladık. Neyse sonra şubeye gittim, tecil kağıdımı aldım, tam çıkacakken memur “Kağıdın fotokopisini bir süre taşıyın mutlaka yanınızda” dedi. Neden dedim, memur “Şu an asker kaçağı görünüyorsunuz, polis – jandarma çevirmesinde boşuna almasınlar sizi” dedi, ben de bunun üzerine dumur olarak sessizce dağıldım…

Benjamin Button

Can Yücel’in şiiriydi,  Hayatı Tersten Yaşamak ismi. En azından internette dolaşan aşağıdaki şiirdi. İlk okuduğumda çok ilgimi çekmişti. Adamlar da gitmişler aynen bunu film yapmışlar. Tabi bazı değişikliklerle mesela camii kısmı gibi :) . Neyse topluca gittik, güzeldi, ancak sonunu biliyorduk, adam yaşlı doğuyor, bebek olarak ölüyor.  Fikir güzel ancak maddenin doğasına aykırı. Eskimek yerine yenilenmek. Filmde Benjamin’in ilişkisi de aslında tersine işliyordu. Önce kavga, gürültü, sonra mutluluk en son da hiç tanışmamış gibi bir anda ayrılık… İlginç bir filmdi, ara ara sıkıldığımı hissettiğim oldu ancak filmin geneli başarılıydı. Ancak filmi izlediğimde düşünmeden edemedim, böyle bir adam Türkiye’de yaşayabilir miydi diye? Mesela bunun sekiz yıllık temel eğitimi var, ÖSS’si var, daha da askerliği var. Her şeyi geçtim, kimse garipsemiyor adamı, valla Türkiye’de olsa sirke çıkarırlar adamı. Sağlık Bakanlığı incelemeye alır, Nüfüs Müdürlüğü ile birbirlerine girerler. Show Haber’e çıkar, diğer tvler de en hakiki tersine yaşayan adam bizde yarışına girerler, maazallah gelin – damat yarışmalarına bile çıkartırlardı. Neyse Brad amca da güzel oynamış, bazı tutarsızlıklar ve her popüler Amerikan filminde olduğu gibi “dünyanın hakimi biziz” havasındaki ufak tefek mesajları saymazsak hayatın başı sonu aynı ortası güzel felsefesini de güzelce vermişler. Uzunca bi cümle oldu, idare edin. Uzun lafın kısası, tavsiye ederim, görülesi bir film, ikincisi çekilir mi, zannetmiyorum, çekilirse de Kelebek Etkisi felaketine döner gibi geliyor :)

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mi ? Cami’de uyanıyorsunuz. Bir tahta
sandık içersinde, Herkes karsınızda
saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette. tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı,
Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir
İtibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
Hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size
maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev….
Altmışlı yaşlara kadar herşey garanti, huzur
içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün
çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın
kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük
veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir
insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda
el pençe divan…vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler
de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade… aman ne güzel günler başlıyor…
Derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya
çıkmış, “fazla çalıştın” diyor “artık eve dön, işi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…” keyfe
bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,
su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor. Derken anne ve babanız sizi
götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok
artık….
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, “evde otur,
keyfine bak, oyuncaklarınla oyna” diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı
bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde
hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama
giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya
dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir
ortamda yasıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir
hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir
Olayla hayatiniz bitiyor… ; )

AROG, AROG, AROG

Yeni yıldan önce gitmiştik, telafilerimizden biri olarak yeni yazıyorum.

Emel’le yer bulabildiğiniz tek seans olan 21.15′te filme gittik. Hem iyi hem de kötü eleştirileri okudum. Film komik miydi yoksa değil miydi, aman ne güldük, yok ne kadar da çalıntıydı diye bilmem kaça ayrılan film eleştirmenleri yüzünden filmin muhteşem mi yoksa fiyasko mu olacağı konusunda bir fikrim yoktu. Filmi izledik. Komik yerleri de yavan yerleri de vardı. Genellikle filmde komedi unsurları var mıydı yok muydu çok muydu ile ilgileniyordu ancak bence Cem Yılmaz tam bir kara mizah başyapıtı oluşturmuş, belediyesinden eğitimine siyasetçisinden askerine ince ince geçirmiş, Türkiye’nin durumunu gayet güzel özetlemiştir. Güzel kurgulanmış, müzikleri özenle seçilmiş, her sahne için titiz bir çalışma yapılmış. Özellikle finale doğru olan futbol maçındaki müzikler heyecanı doruğa çıkardı. GORA’da ufak tefek mesajlar vardı ama devam niteliğinde olup da ilk filmini gölgede bırakan ve mesaj kaygısı gişe kaygısının önünde olan her halde çok az film vardır. Köye gelenlere posta koyarak güçlüye, ‘emperyaliste’, “havuz” esprisiyle yalan belediyeciliğimize, Aroglu çocuklara verilen derslerdeki örneklere eğitim sistemize, futbol finaliyle hayatını futbola bağlayan ve yıkıp dökenlere inceden ve açıktan geçirmiştir lafı.

Bir de bu çalıntıydı muhabbetine dönersek, bir çok uzay & bilimkurgu filmini harmanlayarak hepsinden öykünmüştür. Bu yüzden bazı espriler anlaşılmadı.

Eksik ya da gereksiz yönlerine gelecek olursak maymunlarla yakınlaşması ve seyircinin kasıklarını tutarak sadece bu kısma gülmesi beni sinir etti. Ha ben gülmedim mi ben de güldüm, ancak filmin burası bence çıkarılsa -hani öss sorusu gibi, hangi cümle çıkarılsa anlam bütünlüğü bozulmaz hesabı- film hiçbirşey kaybetmez aksine kalitesi yükselirdi.

Kısacası defalarca seyredilmesi gereken, sadece güldürme amacı taşımayan, Cem Yılmaz’ın da boş bir adam olmadığına kanaat getirdiğim bir film…

Konya

Neredeyse 1.5 aydır tek bir kelime yazmadığımı fark ettim ve hemen telafi yönüne gidiyorum.

İlk telafim:

Ramazan Bayramı’nda Niğde’deki ailemin yanına gittim. Bayram tatilini fırsat bilerek Anneannemin memleketi olan ve yaklaşık 2.5 – 3 saat uzaklıktaki Konya’ya gittik. Uçsuz bucaksız Konya Ovası’nın bir kısmını aşıp Konya Otogarı’na vardık. 

Resimde gördüğünüz gibi Üniversite durağından (Selçuk Üniversitesi Yerleşkesi) başlayan ve otogardan geçerek Konya’nın simge meydanı Zafer’e uzanan taa neredeyse 20 yıl önce yapılmış (1988 yılında gittiğinde raylar döşeniyordu) tramwaya bindik. Konya’ya indiğimiz gün bayramın ilk günü olduğu için “beleş” olarak yararlandık bu hizmetten…

 

Normal zamanlarda ise bizim Kentkart benzeri bir elektronik kart kullanımdaymış. Adı Elkart. Bu ismi bulanları tebrik ediyorum. Arapça’daki “harf-i tarif” benzeri bir yaklaşımla bulunan isim bir memleketin karakteristiğine ancak bu kadar uyar bence.

Neyse merkezdeki yani Zafer Meydanı’ndaki öğretmenevine yerleştik. Öğretmenevi anneannemin mezun olduğ u ilkokulun -Gazi İlkokulu- hemen arkasındaydı. Anneannem -Allah uzun ömür versin inşallah- 80 yaşında ve ilkokulu hala ayakta… İnanılmaz bi r şey. Benim okuduğum okulun bile hiçbir binası doğru dürüst benim zamanımdaki gibi değil. Hatta 88 yılında gittiğimizde anneannem ilkokul öğretmenini bile görmüştü. Anneannem o zamanlar 60 yaşında olmasına rağmen hala öğretmenine karşısında saygıdan tirtir titremişti. O zamanlarda verilen eğitime, terbiyeye bakınız bir de şimdi okullarımıza öğretmenlere reva görülen tavır ve saygısızlıklara bakınız. Konuyu dağıttık. Devam edelim.

Uzun yıllar Konya’da yaşadıktan sonra anneannemin guatr hastalığı nedeniyle doktorun “deniz havası” tavsiyesiyle İzmir’e yerleşmişler. Konya’da iken ailecek yerel bir film dağıtım şirketleri varmış. (Bu konuyu ileriki “chapter”larda göreceğiz nasipse :) ). BEKA Film. Dükkanın olduğu yere gittik. Tabii yerler, binalar değişmiş. Eskiler kalmamış. Anneannemin Konya’sının izleri silinmiş. Dükkanın olduğu yerdeki caddede ilginç bir anıt dikkatimi çekti. Kendisi kadar kitabesi de ilginç geldi bana. Sizlerle paylaşayım istedim.

Bir çok şehir gördüm. Tam anlamıyla gezemesem de az çok kafamda bir fikir oluşturdu. Mesela İstanbul hala pay-ı taht. Osmanlı Cumhuriyeti’nin başşehri. Ankara, ağır bürokrasi çarklarının döndüğü ama hala Ankara Savaşı etkisindeki puslu bir yer. Trabzon, Samsun, Rize, Kayseri, Denizli yeni şehir gibiler, tarih yerden fışkırıyor ama tarih şimdiye pek hükmetmiyor. Manisa ise İstanbul gibi, tek farkı burayı şehzade yönetiyor :) Konya’da ise sanki hala Alaattin Keykubat bir yerlerden çıkacak gibi. Selçuklu buraları terk etmemiş. Onca yıla rağmen Konya ne Osmanlı’ya ne de Cumhuriyete alışabilmiş.

Şehirde her yer bir cami. Camilerde sanmayın öyle 50 – 100 yıllık. En yenisi en 500 yaşında en az :) Mesela az önce bahsettiğim anıttan 50 – 100 metre ilerideki Hoca Hasan Camii. Yapım tarihi 12. yüzyıl olarak geçiyor. Dokuz yüz yaşında ve hala dimdik ayakta, hala ibadete açık.

 


Burası da Konya PTT Müdürlüğü. Bu neden koydun, güzel diye mi sorarsanız. Evet güzel ve ilginç bir yapı. Ama esas önemli olan anneannemin babası telgraf çavuşu olarak bu binada görev yapıyormuş ve hemen önünde olan parktaki bu havuzun kenarında anneannem okuldan çıktıktan sonra babasını beklermiş.

 

 

Ve Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri’nin Dergahı… “Ne olursan ol gel” yüce gönüllü alim. İslam felsefesinin bence en önemli ismi. Arı duru bir Allah adamı…

Resimdeki kapıdan girdikten hemen sonra bir çadırvan dikkatimi geçti. Yavuz Selim tarafından yaptırılan şadırvan hemen dilek, istek, talep ve bozuk para adağına çevirilmiş. Mevlana felsefesi nere, çaput bağlayan, para -rüşvet- atıp dilenen düşünce nere… Asabileştim, neyse. Ha tabii unutmadan ana dergahın yanındaki ufak kümbetlerde yatan büyük Mevlevilerin mezarlarına yüz süren, topraklarını toplayıp çocuklarının ya da çocukları olsun diye kendi ağızlarına atan batıla saran insanlar vardı…

Ana dergaha girdik, fotoğraf çekilmesi yasak olduğu için çekmedim. Ama şimdiye kadar gördüğüm en huzurlu ve en uhrevi yer olduğunu düşünüyorum. 4-5 yaşımda gittiğimde de benzer duyguları yaşadığımı hatırlıyorum. Dünyası 1-2 sokaktan ibaret olan bir çocukken bile bunları hissettiysem demekki gerçekten bu Mevlana’nın bir mucizesi. Bundan 10 -15 sene sonra tekrar gittiğimde de umarım yine aynı şeyleri hissederim. Müze kısımları da etkileyiciydi, 1000 yaşını geçmiş Kuran-ı Kerim yazmaları, o dönemde Mevlana ve Mevleviler tarafından kullanılan eşyalar, giysiler vs. Her hangi bir tarihi esere ya da tarihi yapıya bakarken hep şöyle düşünürüm: Bilmem kaç sene önceki insanlar da buradaydı ve bunlara dokunuyordu. 1-2 saniye belki daha da kısa da olsa o zamanda, o zamanki insanların içerisindeymişim gibi hissederim. Dergahta da bunu hissettim. Bir an içerisinde, Mevlana’nın orada semazenleriyle sema ediyordu, gördüm, hissettim.

 

 

Ana dergah, çevresindeki kümbetleri ve mevlevilerin yaşamlarını anlatan müzeyi gezdikten sonra biraz soluklanmak için avluda oturuyorduk. Bayram günü, çevre köylerden gelenler, şehirliler, turistler tam bir ana-baba günüydü. Oturduğumuz yerin hemen yakınında bulunan sağlık çeşmesi dedikleri bir çeşme vardı. Çeşmeden herkes su içmek için sıraya girerken, turistlere poz veren yurdum ailesinden bir poz da ben aldım :) .

 

Tabii günün bombası: Turistler için olanla bizim için olan yön levhası herşeyi özetliyor sanırım.


 

Bu da Zafer Meydanı’na ismini veren, Cumhuriyetin ilanı ile dikilen anıt. Güzel bir anıt ancak anıtın anlamını anlatan ve Zafer’in mimarının adının geçtiği yazıların önü nedense koca koca çiceklerle neden kapatılmış pek anlayamadım…

 

 

 

 

 

 

 


 

Alaattin Tepesi… Solda 1200lü yıllarda yapılan Alaattin Keykubat Camii, sağda ise Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan’ın köşkünün doğu duvar kalıntısı. Üzerindeki koruma kaplaması cumhuriyetin ilk dönemlerine kadar uzanır.

 

 

Alaattin Keykubat Camii, Çağrı filminde gördüğümüz camilere benziyor biraz, şatafat ve gösterişten uzak sadece amacına uygun inşaa edilmiş bir yapı.

 

Bu da 700 yıllık Camii ile Konya’nın son dönemde yakaladığı dinamizmin ve hızlı büyümenin simgesi Konya plakası 42 katlı Kule Plaza’nın aynı karede buluşması. Acaba 700 yıl sonra hangi ayakta kalacak dersiniz?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu nedir sizce? Bir kilise, hem de Konya’nın ortasında, Zafer Meydanı’nın hemen yakınında. Hem de dünün bugünün değil, yüzyıldan beri belki de. Atalarımızın dinsel hoşgörüsünün simgesi bence. İnşallah bu herkese örnek olur. Hoşgörü herkesin ihtiyacı, hem dinin içindekilere hem de dışındakilere.

 

Evet, gezimizin sonuna geldik. Bayram süresince akraba, eş dost ziyaretinden artakalanlarda bu kadar gezebildim. Bir çok yere gidemedim, mesela Meram Bahçelerine. Giderseniz Konya Kebabını tavsiye ederim. Biraz yağlıdır ama şimdiden belirteyim. Geniş caddeleri ve ferah bir şehir. Anlatıldığı kadar tutucu, baskıcı ve kapalı bir şehir değil, sanırım üniversitenin de bunda etkisi büyük.

 

Yeni site

Çok uzun zaman oldu gene buraya bir şeyler yazmayalı. Her niyetlendiğimde birşeyler çıkıyor erteliyorum. En sonunda bir vakit oldu yazıyorum işte. En önemli haber artık sitemin adresi değiştir. emrahonder.com’dan oldukça sıkıldım ayrıca biraz çocukça, biraz da milletvekili seçim kampanyası gibi gelmeye başlamıştı. Liseden en yakın arkadaşım özgür’ün bahsettiği bir kelime vardı her zaman, “Ne iş olsa yaparız abi”nin kısaltılmış hali olan nioya… Site işleriyle haşır neşir olduğumdan beri bu domaini almak için uğraştım en sonunda geçen sene bu istediğime nail oldum çok şükür. Şimdi de blogumu bu domaine taşımaya karar verdim. Zira bir baktım ki artık moda olmuş, isimsoyisim.com almak. Biraz değişiklik iyi gelir sanki. Artık  “Ne iş olsa yazarız abi” olarak değiştirdiğim nioya.com’dayım :)

Kayseri Otogarı

Kayseri Otogarı’nın numarasını tüm internette aramama rağmen saçma sapan numaralar geçti. Bi 20 dk aradım numarayı. Buraya yazıyorum, ben yandım siz yanmayın:
Kayseri Otogarı: 352 327 45 00

Asus W2000 model bilgisayara format atmak (recovery)

Asus W2000 model bir dizüstü bilgisayarınız var ve bunun recovery olayını çalıştırmak için makinanız açıldığında CTRL + F9 tuş kombinasyonunu kullanmalısınız.

Son zamanlarda izlediklerim…

Şirket işleri, ofisi düzenle, IKEA ile boğaz boğaza gir derken yine günlüğümü ihmal ettim fazlasıyla. Neyse diğerlerini de bir ara yazarım ancak son günlerde izlediğim Türk filmlerinden edindiğim izlenimleri aktarmak istiyorum.

Adem’in Trenleri

Yasak aşk yaşayıp çocuk sahibi olan bir kadını nikahına alan gezici hocanın hayatının anlatıldığı filmin adı en çok garibime giden konu oldu. Bir film adıyla ancak bu kadar alakasız olabilir bence. Adem’in trenleri toplasan 3-5 dakikalık konu, filmin içerisinde…

Pek bayıla bayıla beğenerek izlemesem de Cem Özer, iyi bir oyunculuk sergilemiş bence. En azından hoca rolu Özer’e cuk oturmuş. Çok vaktiniz varsa sürükleyici kısımları var, izleyin.

O… Çocukları

Gereksiz, çelişkiler içinde, mutlu sonla bitsin diye saçma bir kurguyla bitirilmiş film. Sırf dönem filmi çekelim, 80 darbesinde yaşananlara dikkat çekelim üzerine kurulmuş, Vizontele serisi, Enternasyonel devamı film. Ancak diğer filmlerin aksine bence film biraz acemice yapılmış. İnsan seyrettikten sonra o..nun filmi de bu kadar olur dedirtiyor. Filmin tek güzel yanı Kıraç’ın yaptığı müziklerdi. Filmde hem aşk uğruna yaşananlar, hem töre, hem siyaset, hem hayat kadınların sorunları gibi bir çok yer birden işlenmek istenmiş, ancak hepsi de bilindik mesajlar dışında yeni bir açılım getirememiş.

Hacivat ile Karagöz Neden Öldürüldü

Yıllar önce Kemal Tahir’in ünlü eseri “Devlet Ana”yı okumuş, Osmanlı’nın daha göçebe bir beylikken halinden çok etkilenmiştim. Sonradan öğrendiğime göre Tahir, yazdığı dönemdeki Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi havaya yeni bir bakış açısı getirmeye çalışmış, Osmanlı’yı anlatarak. Neyse bu filmde de o kitabın etkilerini açıkça görmek sevindirdi beni. Türkçesi alışmadığımız yörük ağzı olduğu için başlarda zorlansam da genel olarak güzeldi. Beyazla Haluk Bilginer’in ise süper bir seçim olduğunu söyleyebilirim. Altan alta verdiği doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar mesajı da ayrıca takdire şayan. Bazı noktalarda durağan olsa da izlenmeye değer. Hele ki Ezel Akay’ın hafif kırık bey tiplemesi öldürdü gülmekten. En önemli kısım ise rüşvetin içimize nasıl girdiği, nasıl yayıldığının anlatılmasıydı.

Mustafa

Bu filme diyecek bir şey bulamıyorum. John Dündar’ın Atatürk’ü annesinin gözünden anlatacağım safsatasıyla ortaya atılıp, kendi karanlık, siyasi ilişkilerine prim yapacak mesajları inceden, kimsenin gözüne sokmadan pompaladığı, gereksiz, en önemlisi tehlikeli bir film. Sansür taraftarı değilim ancak belli bir yaşın altında seyircinin -mesela 12 yaş altı- izlememesi gereken film. Zira filmden çıktıktan sonra sanki bir ara içimde, çocukluğumdan gelen kahramanın öldüğünü hissettim. Bir çocuk için Süperman, Batman ya da herhangi süper kahramanın filmin sonunda kötülere yenilmesi ya da kötülerin tarafına geçmesi gibi bir şey bu. Turkcell’i sponsor olmadı diye kınamıştım, ancak filmi izledikten sonra anladım ki adamların bir bildiği varmış…

Beyaz Melek

Olağanüstü bir oyuncu kadrosunun biraraya gelerek yaptıkları süper film. Tek sorun mahsun. Zira fikir güzel, çekimler kaliteli, oyuncular süper. Bi de mahsunun “bizim oraları da çekek agam” sevdası olmasaymış tadından yenmeyecekmiş. Son 15-20 dakikaya kadar mükemmel giden film, ciritle yarıda kaldı. Ayrıca filmde 1-2 dakika gözüken ciritçilerin aşiret filmi tadında afişe yansıması da herşeyi bozmuş. Hele ki filmin en sonunda Anadolu şehirlerindeki huzur evlerinin kapandığı, büyükşehirlerde insanların büyüklerine bakmadığından dem vurulması da ilginç geldi. Zaten filmin her köşesinden sen bu mesajı vermişsin, sonunda insanların gözüne sokmanın ne alemi vardır, anlamak mümkün değil. “Agam, bizim oralar cennet, hele seyirci de görsün” yaklaşımını terketmezse mahsun, filmler biraz zor dört başı mamur olur, bence. Gene de bu kadar yermemek lazım, vaktiniz varsa tavsiye derim, güzel film, ağlamak garanti. Ben bile ağladım, oradan biliyorum :)

Issız Adam

Çağan Irmak’ın “zanımca” fransız ve eski Türk filmlerini -örneğin Aydemir Akbaş’ın unutulmaz eserlerini- izleyerek yaptığı film. Çok ağlamaklı film diye izlenen film. Derin bir aşk filmi. Adamın biri parayı bulur, kendini onla bunla sevişmeye adar. Sonra hayatının kızı çıkar, süper aşk yaşarlar, annesiyle bile tanıştırır, herşey süperdir. Sonra bu salak, kızı nedensiz yere terkeder. Yıllar sonra karşılaşırlar falan filan. Filmin ilk yarısı soft – porno tadında, başroldeki Alper’in onla bunla yatmasıyla geçer. Duygudan eser yoktur. Sonra esas kız -Ada-yı tavlamakla uğraşır. Filmin sadece tek bir noktası bence duygusaldır, o da yıllar sonra karşılaşma anıdır. Sözde esas oğlan, alıştığı hayattan dolayı kızı terketmiştir. Bu hayata ise tek başına yaşama tutunma zorlukları itmiştir. O karşılaşma anından duygusal anlar yaşanmıştır. 5-10 dakika adeta seyirciyi kitleyip filmi sonlandırmış Irmak. Böylece herkesin ağzında bu duygusal, kekremsi acılık kalarak, gözü yaşlı ayrılmıştır sinemadan. Böylece ağlatan film olarak anılmaktadır. Aslında herkes başından geçen bir ayrılığa ağlamaktadır. Ya da çektiği yanlızlık, acıdır ağlatan. Filmde en büyük eksik, bu adam neden bu hale gelmiştir sorusuna verilecek cevaptır. Sadece annesine bi kere “çok zor” dedi, o kadar. Zor olan neydi anlaşılmadı. Müziklerine gelince seçim güzeldi. Şarkılar:

Ayla Dikmen – Anlamazdın
Funda – Çaresizim
Nilüfer – Son Arzum
Hümeyra – Sessiz gemi
Erkin Koray – Sevince
Nilüfer – Dünya Dönüyor
Sezen Aksu – Tükeneceğiz

Aslında düşünüyorum da adamın sapkınlıklarını bir kenara atarsak herkesin bir köşesinde ıssız bir adam vardır. Acılarını anlatamayan, duygularını anlatamayan. Aslında ben o adamı görmeye gitmiştim filme ama ne yazıkki göremedim.

Ha, bir de eklemeden edemeyeceğim, bu esas kız ile esas oğlanın yıllar sonra karşılaşma sahnesi ancak bir sinema perdesinde bu kadar duygusal ve etkileyici olabilir, tabii dolby ses sistemiyle :D İddia ediyorum ki aynı sahneyi kişisel bilgisayarlarımızda izlediğimizde -15.4 inç monitör ve standart hoparör olduğunu varsayarsak- aynı keskin etkiyi asla vermeyecektir. Neyse izlense izlenilecek, ama izlenmese hiçbir kaybın olmayacağı film kısacası…

Eğer içinizi yaralayan bir terk edilme / etme hikayeniz varsa ve karşı taraflar bir gün bir yerlerde karşılaşmayı umuyorsanız provasını bu filmin son sahnesinde yaşayabilirsiniz.

Logomuz

Sonunda şirketimizin logosuna kavuştuk:

Rapidshare IP listesi

DNS bazlı bir engelleme ile karşı karşıya iseniz ve Rapidshare IPlerine ihtiyacınız varsa -ki benim çok sık ihtiyacım oluyor- buradan indirebilirsiniz. 4000′i aşkın IP olduğu için hepsini buraya yazamadım. Dosya olarak attım sunucuya. Bu dosyayı indirip Windows kullanıcısı iseniz C:\WINDOWS\system32\drivers\etc klasöründeki “hosts” dosyasını Not Defteri (Başlat -> Donatılar -> Not Defteri) ile açıp bu indirdiğiniz dosya içeriğini bu dosyanın içine kopyalayabilirsiniz. Linux kullanıcısı iseni etc/hosts dosyasını açmanız gerekir. Hepsi bu kadar.

Dell XPS M2010 model bilgisayara format atmak (recovery)

Yanda gördüğünüz gibi Dell XPS M2010 deli bir makina. Dizüstü demeye bin şahit ister. 20″ geniş ekranlı, subwooferlı ses sistemi, 2GB toplam sistem belleği ve raid sabit diskler, 1.3 megapiksellik Logitech marka web kamerası bir kaç deli özellik. Ancak 8 kg ağırlığında olması da bu makinayı biraz masaüstü kılıyor. Neyse lafı uzatmayalım. Ben bu makinaya format atmaya niyetlendim ve servisini aradım. Servisteki arkadaşlara makinanın içindeki recovery bölümünün nasıl başlatılacağını sordum, onlar da CTRL + F11 ile bunu gerçekleştirebileceğimi söylediler. Denedim, denedim, denedim olmuyor arkadaş. Aradım tekrar, bana recovery bölmesinin uçmuş olabileceğini, 30 $ + KDV karşılığında İstanbul’a gönderim ücreti hariç yükleyebileceklerin söylediler. En aşağı 70 – 80 YTL para ve 1 haftadan fazla süre demek oluyor bu. Hemen internete daha doğrusu Google’a sığındım. Veee bomba, gavur sitelerinden birinde gördüğüm üzere recovery CTRL + Shift + F11 ile aktif hale geliyormuş. Yaklaşık 1 saatlik çabadan sonra bunu bulmuş olmanın hazzı ile servisi arayıp söyledim, inanmadılar hala CTRL + F11 de ısrarlılardı, ben de “Ben yandım, başkası yanmasın” mealinde biriki laf söyledim ama bu da servislerin yeni numarası sanırım…