Emrah'ın Yeri

Ne İş Olsa Yaparız Abi

"film" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

The Hurt Locker

1 yorum

Avatar karşısında mücadele edip en iyi film ödülünü kapan bu filmi büyük bir merakla izledim.

Iraklılar tarafından “işgal” edilen “zavallı” amerikalıların, bu işgal sırasında yine “hain” Iraklılar tarafından döşenen bombaları imha mücadelelerin anlatıldığı filmin nasıl en iyi film ödülü aldığını anlamadım. Ya ödüle karar veren jüri hiç iyi film görmemiş. Bi kere filmin başı sonu belirsiz, doğru dürüst bir konu örgüsü yok. Neden – sonuç ilişkisi Allah hak getire. Oyunculuk desen yoldan geçen adamları oynatsan daha iyi. Amerikan askerlerinin “işgalci” ıraklılar yüzünden düştüğü üzücü durumlar dışında bir şey yok.

Ha söylemeden geçemeyeceğim, kitle imha silahı var ayağıyla Irak’ı işgal edip demokrasi getireceğiz ayağıyla kardeşi kardeşe kırdırmayı başararak Amerika hakkikaten en iyi film ödülüne fazlasıyla hak etti, dolayısıyla Amerikan sermayesi Akademi’de bu başarıyı sonunda ödüllendirdi!

Büyük umutlar gidilip hayal kırıklığıyla ayrıldığım bir film daha.

9 ayrı skeçle güldürürken de ulen bi de düşündürsek felsefesiyle ortaya çıkıp filmin içine böyle edilir konulu film.

“300 Günübirlikçi” konulu skeç ve diğerler skeçlerde yer alan bölük pörçük gizli espriler dışında filmde elle tutulur birşey yok. İlk kısmı bilemem ama ikinci kısım bence ÇGH oyuncuları değil bizzat Yılmaz Erdoğan tarafından yazılmış gibi. Özellik  – “Organize İşler”in başındaydı sanırım” Yılmaz yazamıyor muhabbetinin neden tekrar kullanıldığını anlamak mümkün değil. Öte yandan bisikletli taarruz hikayesini çok anlamsız buldum. Ha salondaki izleyiciler nedense gülmekten kırıldı ancak ben bunun sadece  Kurtuluş Savaşı mücadelesiyle de açıkça dalga geçilmesi olarak algıladım.

Neyse sözün özü beğenmedim, evde olsa sıkılıp kapatır televizyon izlerdim.

Ha unutmadan eğer hala fragmanını izlemediyseniz http://fragmancafe.com/35_cok-filim-hareketler-bunlar.html adresinden fragmana ulaşabilirsiniz.

Efendim konusunu ilginç bulduğum ve ikinci bölümü ülkemizde geçtiği için bu mendabur filmi izlemeye niyet eyledim akabinde de izledik :-)
ilk bölüm fena sayılmazdı hareket, gizem falan filan derken ilk bölümü uçakta bitirerek ortada kalakaldık. Neyse aynı azimle ikinci bölümü

izlerken film Bodrum’da devam etmeye başladı. Aman o ne, Bodrum bizim bilmediğimiz bir coğrafyaya kaymış. La resmen çöl koymuşlar Bodrum’a. İnsanlar fesle geziyor, Bodrum çarsında yılan mı oynatan dersin, burkalı kadınlar mi istersin hepsi gırla.

Neyse tamam anladım, güzel yurduma düşmansınız ya da hala arabi zannediyorsunuz e be güzel evladım nasıl Kudüs’ü denize nazır şehir haline getirdiniz. Hiç mi Cennetin Krallığını bi izleyem, google map‘e girem bakam demediniz.

Neyse sözün özü büyüklerimiz aman dünya deviyiz, neymiş efendim bölgesel gücüz falan deseler de bi hollywood’a söz geçiremiyoruz, kendimizi iyi tanıtamıyoruz.

Duyduğuma göre bu süper hiper çağ kapatıp çağ açan filmin ikincisi çekiliyormuş. Ben de filmin muhtemel konusunu aktarayım istedim.

Efendim film Jake ve navili eşinin hayatından kesitlerle başlar. Jake ruhlar ağacını geçince sağda dönerci açmıştır. “Turik Macto’nun Yeri” adındaki mekana rağbet fazladır. Karısı ve en az üç çocuğuyla şatosunda yaşayan jake, aynı zamanda güneyde bir yazlikla çocukları için bir uzay gemicigi almış mutlu mesut takılmaktadir. Derken kabilenin reisi şüpheli bir şekilde ölür. Naviler genel seçime gitmeye karar verirler. Jake de Pandora Değişim Partisi (PaDeH)’yle seçimlere katılır. Sloganları “Meme yapmış Pandora, vermeye geldik zımpara”dır.

Bütün bunlar olurken pandora’dan defedilen insanlar, dünyaya ulaşmış, amerikan başkanının huzuruna varmışlardır.Amerikan başkanı “lan kulağına eşşek arısı soktuklarım, kılıç kalkan ekibi gibi takılan iki mavi yaratıktan mı korktunuz”, “naviler süpürgeyi götünüze bağladı hemi” serzenişlerinde bulunur. Jake’in milli damat olduğunu öğrenince de şen bir kahkaha atarak “oo akraba olduk hemi, gidelim gelelim, gelin gızımızı görelim” der. Akabinde de müptelası olduğu gelin – kaynana yarışmalarından semra kaynananın barış elçisi olarak gelinini görmeye göndermeyi emreder.

PaDeH geçerli sayılan oyların %37sini alarak tek başına iktidar olur. Gittikçe hırçınlaşan Jake, partisine PDH diyenleri edepsizlikle suçladığı gibi, ruhlar ağacını özelleştirir. Ev Ağacının yeniden inşası ihalesine fesat karıştırır. Ayrıca navilerden her connection başına (saçtan ata, eşşeğe, uçan kuşa esen yele yapılan) özel bağlantı vergisi (ÖBV), Kakma Beğen Vergisi (KBV) -sadece 1 yıl alınacak denilerek – almaya başlanır. “Gök insanları saldırısı sayemde hamdolsun teğet geçti” sloganı milli bilinç haline getirilir.

Semra kaynana beraberindeki arto, yıldo, erman toroğlu, armağan çağlayan, bülent ersoy’den oluşan barış heyetiyle gezegene varır.

Semra kaynananın gelinine yaptıkları dünya medyasınca yakında takip edilirken, bir yandan da jake’in gizliden gizliye memleketi sattığı dilden dile yayılmaktadır.

- Şimdi işin yoksa 10 dakika ara :) -

Yahşi Batı

Yorum yok

Efendim Avatar’a gitmişken Yahşi Batı’ya gidilmez mi? Ayrıca aylardır bekliyordum filmi. Gora ve Arog’dan ağzımızda kalan güzel tadın ardından bu filminde güzel olacağını düşünmüştüm nedense. Ama öyle değilmiş Recep İvedik 2 fiyaskosundan sonra bir fiyasko da Cem Yılmaz’dan geldi. Önceki filmlerin bir kopyası gibi başı sonu çok belli, belden aşağı, aşırı küfürlü bir film. Ana avrat, din iman bi mintan! Arog da çocuklar izliyor diye en ufak küfre bile dikkat eyleyen Cem Yılmaz, bu film de koyvermiş gitmiş.

Filmin hikayesini şöyle özetlemek lazım: Hani kantinlerde, dost meclislerinde, geyik ortamlarda “ulen osmanlılar / türkler vahsi batıda olsa ne olurdu ha” vardır ya, hah işte onun ucuz bir kopyasını yapmışlar. Böyle bir ekipten bunu beklemezdim acıkçası.

Ha bi de tabii şu kola mevzusu var ya o iyice evlere şenlik: Sponsorlara yaranacam diye kolayı türk icadi yaptıkları gibi filmin ciddi bir kısmında da cola turka reklamı pompaladılar. Bi ara dedim ki Turk Telekomla Avea’ya ayıp olmasın diye telefonu da türklerin icat ettiğini hatta bu cihazlara Türk telekom’un kısaltması -ingilizlerin dili dönmediği için- telefon dendiğini iddia edecekler diye endişelendim.

Tamam herşeyi geçtim, ticaridir falandir filandır da filmin sonunda Amerikan Başkanı’nın Osmanlılara dolayısla Türklere sallamasına izin verilmesini hazmedemiyorum. Yani bi Ata Demirer’in Osmanlı Cumhuriyeti filminde amerikan askerlerine “sizin ülke kurulurken biz 500. yılımızı kutluyorduk, deyyus” diyerek çıkışması kadar bile bişi demedi. Ben bu sahnede Cem Yılmaz’ın en azından 1795′de Cezayir, 1796`da Trablus ve 1797`de Tunus ile anlaşma yapıp Osmanlı’ya hatta Osmanlı’ya bile değil onun valisine 20 yılvergi ödediğini hatırlatıp “lan tosbağa daha dün valimizin ayağını yalıyordunuz, ne zaman adam oldunuz” demesini beklerdim.

Neyse beğenmedim, sevmedim, hatta son sahnesiyle nefret bile ettim. Üzücü!

Mevzunun özü şudur dostlar: Titanik filminden milyonlar cukkalayan James Amcamızın 14 yıl kadar süren “Ulen napsak da yeniden dünya halklarını söğüşlesek” konulu beyin fırtınasının akabinde çıkmış bir filmdir bu. Yoksa 14 yıl ne sürmüş anlamadım. Hadi görsel efektler falan sürdü desek zaten bu efektler son birkaç yıldır revaçta kullanılıyor. Neyse zaman konusunu geçtim, televizyonda, gazetelerde, internette boy boy çıkan “aman muhteşem film, böylesi yapılmadı, çığır açacak” laflarına bakıp düşünüyorum, hangi kısmı çığır açacak? Konu mu? Efektler mi? Yaklaşım mı? Müzikler mi? Bence hiçbirisi. Ha şu kesin, bu kadar sıkıcı, tek düze, ilk yarım saatte filmin sonu rahatça tahmin edilebilecek, sinema tarihiyle yaşıt konudaki bir filmle tüm dünyanın kandırılıp tomarla para toplanabileceğinin kanıtlanması açısından hakkaten çığır açacaktır. Hatta bence şimdiden açmıştır.

Biraz konu üzerinde durmak istiyorum: İnsanlık aç sözlüdür, taa ebesinin nikâhına gidip orada sömürgeler kurabilir, oradaki üç beş satılacak mal için oranın insanlarına etmediği zulmü bırakmaz. (Avrupa sömürgeleri gibi). Neyse o yüzden Pandora adlı gezegene gitmiştir, oradaki Navi kavmine zulme başlamıştır. (Bakınız Afrika halkı) Sonracıma, sakat bir asker çıkagelir, aslında kardeşinin gelmesi gereken bu yere, kardeşi öldürülünce bu geçmiştir. Askerimiz –adı jake- sahte navilinin bedenine sinir sistemi ile eşlenerek hükmetmektedir (SyncML ile eşitliyor kendini galiba :D ) Gizli görevle navilerine arasına sızıyor, bu sızmaya kralın kızı yardım eriyor. Zaten alelade biri olsa dişimi kırardım. Jake kardeşimiz aralarına bi güzel giriyor, saçından ata, eşeğe, ejderhaya, uçan kuşa, esen yele bağlanıp iletişim kuruyor. (USB 2.0 marifetiyle :D ) Onlar gibi yaşayıp onlar gibi takılıyor. Sonra gök insanları (bildiğimiz insanlar, normal insan manasında yani :) ) “bilmemneyum” elementi için bunları mekanı dağıtıyorlar bi güzel. Mahallenin yeni dayısı jake de “one minute” diyor, “daha da gelmem sizin dünyaya”. Sonra gidiyor, “Turik” midir, tunik midir ne haltsa ejderhadan bozma uçan bir cisim için sürücü kursuna gitmeden ehliyet alıp biniyor üstüne,vuruyor kırbacı, vuruyor kırbacı. Turik deyip geçtik ama boru değil ilk şarkılardan sonra 6. kez biri bu ehliyeti alıyor. Şimdi filmi izlemediyseniz bu ilk şarkılar ne la, sazlı sözlü düğün mü demeyin. Bu yaratılışı simgeliyor onlar için. Naviler çok söz sohbet sahibi, neşeli insanlar oldukları için yaratılış destenlarının isimleri bile farklı.

Neyse jake “turik macto” yani E sınıfı turik şoförü ehliyetli prens olarak dönüyor, Navililerin “oha, herifin turiki var” konulu şaşkın bakışları ve anaların kızlarını dürterek “bak kız turik mactoyu kaptı sen hala o sümüklünün peşindesin” serzenişleri arasında pandoranın başına geçiyor. Ardından bütün pandoraya cepten mesaj atıyor, “gelin canlar bir olalım” hesabı, sonuna da “tostumu yedim savaşa bekliyorum” diye de eklemeyi unutmuyor. Sonrası malum bizim yarı navili yarı dünyalı Miroğlu, haydarinnarinnarinanay diyerek emrindeki oklu, yaylı garibim navilileri otomatik silahlı gök insanlarının üzerine salıveriyor. O bu şu derken, jake ile esas kız dışındaki savaşçı diğer tanıdık unsurlar ölüyor. Tabii bu tarz dünyayı kurtarma filmlerinin klasiklerinde olduğu gibi, bi de kahramanın en yakınındakiler telef oluyor. En sonda jake ile esas kız evleniyor, gök insanları def ediliyor. Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine…

Gelelim eleştirilerimize:
Filmin konusunda öne çıkan klasik unsurlar:
- Dünya ya da benzer bir yerde bişiler boka sarar, Amerikalılardan biri kurtarır. Hayret bu filmde Amerikan bayrağı ile, kilise, rahip falan göremedik.
- Oğlan karşı aşiretin ağasının kızına âşık olur. Aşkı uğruna kendi aşiretine cephe alır.
- Görev uğruna gidilir ama ilk görülen hatuna yazılır.
- Yüzüklerin Efendisi gibi bir mistik hava yaratılmaya çalışılır. Yok efendim orijinal isimler, terimler, oradan buradan adam çağırma gibi.

Bazı konular mesela havada kaldı ya da ben tam olarak anlamadım:
- Bu “bilmemneyum” dünyada 20 Milyar $ edecek kadar ne işe yaramaktadır. Tamam kesin enerji kaynağı falandır ama az biraz bahsedilseydi. Zira bütün film o elementin elde edilmesi için yapılan mücadelenin eseridir.
- Jake amcamız neden bacaklarını kaybetmiştir. Doğuştan olamaz, zira askerlik yapıyor falan filan. Aslında bi yerlerde bu adamın aslından dünyadaki aç gözlülük sonucu çıkan bir savaşta inandığı insani duygular yüzünden bacakları kaybettiği falan gösterilseydi, navilere sırf hatun uğruna yardım ettiğinin zannedilmesinin önüne geçilebilirdi.

Burada şunu söylemek istiyorum. Yıllar önceden Yeşilçam yapımı bir film vardı, ismini hatırlamıyorum. Patronun oğlu (Tarık Akan), zalim babasının zulmettiği fabrikadaki kıza (Gülşen Bubikoğlu) aşık olur, aşkı uğruna işçilerin grevine / eylemine katılır, sonra babasını dize getirip fabrikaya el koyar, işçilere acayip kıyaklar yapıp, kızla evlenir. Al sana Türk Avatarı!

Müzikler klasik Yüzüklerin Efendisi tadında Navi dilinde sözde.

Ha burada atlamak istemediğim bi konu var: Filme girerken –daha önceden konuyu bildiğim için- “bu başka dünyalılarla bizimkiler nasıl anlaşacak direk İngilizce konuşsalar komik olur “diye düşünürken, 5. ya da 10. dakikada kılıfı hemen hazırlıyorlar. Neymiş efendim, Dr. Bunlara İngilizce öğretmişmiş, peh.

Yok neymiş görsel efektmiş, iyi aferin ama beni etkilemedi.

Şimdi gelelim şu XPanD mevzusuna. Normal 3D den daha iyiymiş diye kalktık tee Forum Bornova gittik. Film + Gözlük + MyBilet komisyonu olmak üzere iki öğrenci 31 lirayı bayıldık, bu süper ultra Yeşilçam filmi için. (Bu arada kimse yanlış anlamasın “Yeşilçam filmi” ifadesini Yeşilçam filmlerini aşağılamak için söylemiyorum.) Beton gibi gözlüğü verdiler, neymiş, süper gösterecekmiş, pilliymiş, akıllıymış falan filan neyse taktık, izledik. Normal 3D’den biraz daha gerçekçiydi, titreme, kayma falan olmadı tamam da gözlük çok ağır be kardeşim. Ne burnum kaldı yumruk yemiş gibi olmayan, ne kulaklarım kaldı Midas gibi uzamayan. Şunun hafifini yapın kardeşim yahu.

Ayrıca neden gözlük için ayrı para istiyorsunuz? Gözlüksüz izleme şansımız var mı ya da iki tane gözlük alan mı var da tane hesabıyla veriyorsunuz? Sonra MyBiletle internetten bilet alınca komisyon alıyor. Bu ne saçma iştir yahu? Ben internetten alınca senin daha çok karın oluyor neden bana zulmediyorsun? Bi daha çok zorda kalmadıkça internetten hele hele MyBilet’ten sinema bileti almam ve James Cameron vb adamların “Amanın mazlum halklar zalimlerden çıkan biri tarafından kurtarılıyor, çok manyak film yaptık” ayaklarıyla kakalamaya çalıştıkları filmlere bir avuç para verip gitmem!

İlk filmi yazmamıştım, ikisini birden yazayım dedim. Film kız filmi, yani kızlara hitap ediyor. En iyi pazarlama stratejisi zaten. Kızlar giderse erkekler de otomatik olarak gitmek zorunda kalıyor. “Hayatım ama çok romantik” şiarıyla başlayan cümlelerin sonu genellikle sinemada bitmektedir. İkinci filmde de bunu net olarak tespit ettim, bütün gelenler neredeyse çiftti. Kalanlar da kızdı. Öyle iki-üç erkeğin toplanıp “hadi abi bi edwardı görüp gelek” diyeceklerine pek ihtimal vermiyorum.

Neyse film Bella kızımızın birbirinden manyak yaratıklarla yaptığı flörtler üzerine kurulu filmin bence ilki daha iyiydi. İkinci yavan geldi açıkçası. Çok merak ediyorum bu Bella ne zaman düzgün biriyle çıkacak? Edwardı vampir, Jacobu kurt adam çıktı. Bu arada bir noktaya da parmak basmak istiyorum: jacob’un soyunun ortaasya’ya uzandığı, bağlı bulunduğu kabilenin oğuz boylarından olabileceğini iddia etmek istiyorum.

Baş yapıt olur mu zannetmiyorum, parayı götürür mü, hem de nasıl :)

2012

Yorum yok

Klasik “aman dünya batıyor, amerikalılar olarak olaya bir el atak” filmi. Görsel efekt falan tamam var da anacım azcık mantık da olsa ne kadar iyi olacak. Yer kabuğu yok oluyor ancak her ne hikmetse kahramanlarınıza bir şey olmuyor, yer çatlıyor, bunların  arabaların arkasını takip ediyor, havalimanı yok oluyor, bunların uçağını ardı sıra.

Neyse tabii olayın bir başka yönü ise sözde dünya liderleriyle yapılan işbirliğinde Türkiye var mı yok! Hani dünyada söz sahibi, lider ülke ayağı. Ulen daha Hollywood hesaba almıyor. Elin korelisi, arabı var bizimkisi yok. Yani dünya batsa bizimkiler o gemiye binemeyecek. yok yok öyle olmayacak, o gemileri bizim paralarımız ve bizim işçi/mühendislerimiz tarafından inşaa edilir, ama bizden kimse binemez!

Öte yandan bir de şöyle bir durum var: İnsanlığı kurtaracak gemiler nerede inşaa ediliyor? Çin’de. Neden? Filme göre en son sular altında kalacak yer falan filan ama en önemlisi Çin’de işçiliğin ve maliyetlerin ucuz olması olabilir mi? Bimilyoncudan insanlığı kurtaracak gemi :)