Corona’dan Sonra

Çin’in Hubey eyaletinin Wuhan kentinde ortaya çıktıktan sonra tüm dünyada hızla yayılan…

Eminim bu cümleyi ezberlemişsinizdir. Her gün, her an, her haberin bir yerlerinde mutlaka geçmiştir bu cümle. Salgın nedeniyle biyoloji hakkında bir çok yeni bilgi gündelik hayatımıza girmişken en önemlisi sanırım pandemidir.

Şüphesiz ki bu salgın, ne ilk ne de son olacaktır. Merak edenler için bilinen tarihteki salgınlar listesi.

Peki bu ne ilk ne de sondu, farkı nedir? Bence hastalığın inanılmaz hızla yayılmasının yanı sıra henüz tedavinin bulunmamış olması büyük bir sorun. Bir de modern dediğimiz dünyayı doğrudan etkilemesi, sorunu daha çok gözle görülür hale getiriyor. Üzücü ki şunu düşünmeden edemiyorum, bu hastalık sadece Afrikayı ya da uzak doğunun fakir ülkelerinde sınırlı kalsaydı, bu kadar dünya telaşa düşer miydi?

Neyse bunları tartışmak için başka bir zamana ihtiyacımız var. Ama bu yazıyı yazmamdaki esas amaç, şu anı değil de sonrasında dünyanın ve hayatlarımızın nasıl şekilleneceğine dair bazı öngörülerimi paylaşmak.

Öncelikle gördük ki böyle bir duruma en hazır ülkeler Japonya, Güney Kore ve Almanya. Türkiye de demek istiyorum ancak bunu demek için henüz çok erken. Ancak orta çağda kara vebadan olabildiğince kaçmaya çalışan ve belli ölçüde de başarılı olan devlet hafızasındaki deneyim umarım hatırlanmış ve etkili kullanılmıştır.

İlk dalganın vurduğu Çin ise resmi rakamlara ve açıklamalara göre işleri dizginlemişe benziyor. Avrupa’da ise işler tam tersi ilerliyor. Özellikle İtalya ve İspanya’nın durumu içler acısı. Bazen özgürlük ve demokrasi de insanı zora sokabiliyor, Çin, insanları evlerine kilitlemekten çekinmezken Avrupa ve Amerika ülkeleri bu konuda o kadar cesaretli ve istekli olamadılar. Bu yazı yazıldığı sırada (25 Mart, 22.58) İtalya ölü sayısında Çin’i ikiye katlarken, İspanya da yine Çin’i geçmiş durumda.

Bu noktada çok önemli bir konuya da parmak basayım: 50’li yıllarda yüzyılların düşman kardeşleri, Avrupalı devletler “La bu ABD nasıl güçlü olmuş, 50 devlet bir araya gelip. Biz de aynen, birleşek yav hacılar” fikriyle yola çıkıp bugünkü AB’yi kurmuşlardı. Hedef neydi, sınır yok, para birimi ortak, kader ortak.

Brexit ile beraber en önemli oyuncularından birini kaybeden birlik şimdi de salgın ile sınanıyor. Görünüşe göre İtalya ve İspanya’nın yardım çağrılarına kulak tıkıyorlar. Diğer ortaklar ve herkes kendi can derdine düşmüş durumda. ABD ise Birinci Dünya Savaşı sonrası dış politikasında yaptığı gibi Avrupa ile ilişkileri askıya almış gibi görünüyor. “Aman Ali Rıza Bey, tadımız kaçmasın” tadında ilerleyen ABD, uçuşları hemen askıya alıp kapıları kapatıp kendi derdini çözmeye çalışıyor.

Peki bu durumda kim yardıma koşuyor? Çin ve Rusya! Hatta biraz haberleri kurcalayınca Vietnam ve Küba’nın bile yardım gönderdiği, Almanya’nın yardımının ise her nasılsa henüz ulaşamadığından söz ediyordu İtalyan milletvekilleri. Yani kader ortağıyız diye yola çıkıyorsun, sonrasında kimse yüzüne bakmıyor, çok acı. Neden anlattım buraya kadar, bana öyle geliyor ki, bu salgını atlattıktan sonra Avrupa Birliği’ni Brexit’ten daha büyük sorunlar bekliyor. Tahminim o ki, orta ya da uzun vadede İtalya ve İspanya bu birliği bu haliyle sürdürmeyecektir, ya ayrılacak ya da daha gevşek koşullarla devam ettirecektir. Tabii eğer durum böyle giderse.

Bir diğer konu, salgın gösterdi ki ortamlarda ben süper gücüm diye dolaşırsın ama bir virüs seni yerle bir eder. Hem AB’nin hem de ABD’nin kibri bile aşan özgüvenini söndürüverdi. Hollywood filmlerindeki gibi bir yerlerden çıkmasını beklediğimiz “Dünyayı kurtaran sıradan amerikalı” henüz ortaya çıkmış değil.

Salgının kaynağı olan ve suçlanan Çin ve kankası Rusya ise salgını dizginleyip diğer devletlere destek olarak “Mahallenin abisi” biziz diye dolaşıyorlar. Dünya piyasasını Bretton Woods Sistemi üzerinden kendi para birimine bağlayan ABD’ye karşı diğer ülkelerle daha büyük ittifaklar kurabilirler mi bilemiyorum.

Malum devletler açısından ahde vefa, dostluk, arkadaşlık gibi kavramlar olmadığı için yeni dünyada Rusya ve Çin’in desteğini hatırlanır mı bilemiyorum.

Devletler düzeyinde uzun yazdıktan sonra kendi hayatımıza dönelim. 12 Marttan beri evden çalışıyorum, toplam 2 kere çıktım dışarı market için. İlkokula başladığımdan beri hiç bu kadar evde kaldığımı hatırlamıyorum, Kuzey Irak‘ta olduğum dönemde bile en azından bir markete giderdim değişiklik olsun diye.

Tabii dışarı çıkmak ve alışveriş imkanı kısıtlı olduğu için ihtiyatlı ve ev ihtiyaçlarını planlı satın almayı öğrendik. Rahmetli anneannem hep derdi, şu bulunmaz fazla alalım, ev kalsın yedek olsun diye. Aman anne derdim, ne gerek var her yer market. İşte o dönem insanlarının hissettiğini hissetmeye başladık ve bu da ilerideki tüketim alışkanlıklarına yansıyacak.

E-ticaretin patladığını ve herkesin artık eve sipariş verme çılgınlığa savrulduğunu zaten biliyorsunuzdur. Artık insanlar marketlere de uğramayacak ve artık her köşe başında bir market göremeyeceğiz. Aynı şekilde bence AVMlerin de popülaritesi de hızla yok olacak. Zaten süreç böyle devam ederse yazık ki birçoğu iflas edecek.

Önümüzdeki dönemde insan ilişkileri geri dönülmez bir şekilde değişerek herkes çok daha mesafeli hale gelecek ve zaten azalmış olan ev ziyaretleri, sanal sohbetlerin ötesine geçmeyecek. Ayn bilim kurgu filmlerindeki gibi. Tokalaşma, sarılma gibi yakın temas hareketler de eskisi kadar tercih edilmeyecek.

İhtimal odur ki temizlik artık bir zorunluluktan hastalığa doğru evrilmeye başlarken, evlerden çıkmama hastalıkları ve birçok depresyon ortaya çıkacaktır. Bunları baş etmek için de yeni meslekler, yöntemler, ürünler ve şirketler ortaya çıkacak. Umarım bu süreç sonunda Çin’deki gibi boşanmalar konusunda da rekorlar kırılmaz. Evlilik, birlikte yaşamak, aile kavramları da büyük ölçüde hasar görecek.

Tıp ve birçok alanda robotların kullanımı ile, birçok hizmetin artık uzaktan çevrimiçi yapılmasının önü açılıp zorunlu hale gelmesi kaçınılmaz olacak. Ve devletler artık bazı uygulamalarında rahatça “sizin sağlığınız” için diyip vatandaşını zorlayabilecek. Örneğin son günlerde Çin’de uygulandığı üzere, evden ayrılan vatandaşlarını 200 milyonun üzerinde kamera olan ağı üzerinde adım adım takip etmesi gibi. Nakit paranın ise tamamen ortadan kalkıp tüm işlemlerin an be an takip edilebilmesi mümkün olacak ve kimse buna karşı çıkamayacak. Gönüllü bir disütopyaya, 1984 gibi gidiyoruz bence.

Çalışma ve eğitim hayatı da uzaktan olmaya evrilecek. Özellikle de çalışma hayatı. Bu sürece hazırlıksız yakalanan ya da uzaktan çalışmayı hiç deneyimlememiş şirketler ve çalışanlar tahminimce büyük bir sıkıntı içinde el yordamıyla yollarını bulmaya çalışıyorlar şu an. Bence tam bir travma oluyordur onlar için. Ancak eğer ders alarak çıkarlarsa belki de gereksiz işler ve pozisyonlar da bu vesile ile ayıklanmış olacaktır. Alışkın olanlar içinse artık sıkıcı bir hal almaya başlamış olabilir.

Açıkçası %100 uzaktan çalışmayı sevmiyorum ve bunun sürekli yapılmasını çok da verimli olmadığını düşünüyorum. Aslında şirketler açısında çok verimli. Büyük büyük ofislere tonlarca kira ve vergi vermek, çalışanın gün içinde temizlik, mutfak, çay, kahve derken bir ton ek masrafını karşılamak ve insanların bir arada olup iş dışında vakit geçirmeleri yerine sanki bir makinadan hizmet alıyor gibi zaman çizelgelerini doldurmalarını ve işlerini yaptırmak büyük avantaj.

Bense 100% yerine, mümkünse haftanın, ayın belli zamanlarında insanların fiziki bir araya gelerek sohbet edip vakit geçirmesinin takım ruhu, çalışan gelişimi konularda çok olumlu etkileri olduğunu düşünüyorum. İnsan tecrit edilmiş gibi günün belli saatlerinde oturup ekranda beliren diğerleriyle sanal bir ilişki kurmasının uzun vadede başka çözülemez sorunlara yol açacağına inanıyorum. Yanlış iletişim büyük bir büyük resmi çökertebilir.

Ancak görünen o ki, bu son salgından sonra şirketler maliyet avantajının tadına vararak bu yöntemi daha çok isteyecekler, çalışanlar da saat:18’de işten çıkıp 18.01’de olmanın rahatlığını sosyalleşmeye tercih edecekler. Kazanan yine kapitalizm olacak tabii! 18.02’de de Starbucks’tan sipariş edilen kahve eşliğinde kapitalizme küfürler ederiz yine iş bilgisayarımız ya da iş telefonumuz üzerinden.

Zaten yavaş yavaş küresel ekonomik durgunluğa gidilirken bu salgın tam bir tuz biber oldu. Şu an gıda ve ilaç satan, üreten firmalar dışında neredeyse her yer kapalı. Yakındır ki üretim bir çok sektörde duracak. E-ticaret vs ile belli ölçüde satışlar oluyor ama satacak bir şey kalmayınca ne olacak meçhul. Hele hizmet sektöründen hiç bahsetmiyorum. Neden anlattım bunu? Birini mal satınca aldığı para ile yenisini ya da başka ihtiyacını satın alır. Aldığı yer de bir başkasından başka bir şeyler alır ya da çalışan maaşı, kira gibi giderlerini karşılar. Peki bu zincir bozulursa?

İşte o zaman domino etkisi mi dersiniz kelebek etkisi mi, herkes bir anda parasız, kaynaksız kalabilir. Kısa vadede olacak da ne yazık ki bu. İnşallah büyük buhranı aratmaz. O yüzden mümkünse farklı kaynaklarda nakit bulundurmak en iyisi gibi.

Neyse lafı uzatmayalım, büyük sosyal ve ekonomik değişimlerin arifesindeyiz. Bu büyük travma belki de onlarca yıl hayatımızın gidişatını etkilerken 11 Eylül saldırıları sonrası “özgürlük mü güvenlikli mi” ikilemini dayatan devletlerin yine benzerini yapması da çok olası.

Özgürlük mü yaşamak mı? göreceğiz…

Her ne olursa olsun şimdilik #EvdeKal!

İlginizi çekecek diğer yazılarım

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.