Facebookta şurda burda bi ara modaydı 80lerde çocuk olmak konusu. Ve o konularda hep adı geçerdi famecity nin.
Çok net hatırlıyorum, açıldığı zamanı o zamanki tantanayi. Hiç gidemedim ve hep büyülü bir yer olarak hayal ettim, bir masallar ülkesi.
Hiç unutmam, teyzemler bize gelmişlerdi eskişehirden. Teyzem kuzenleri götürmüştü, bizi davet bile etmemişti. Akşam eve geldiklerinde de kalan jetonu bana verdiler, hala saklarım. Büyülü ülkenin anahtarı gibi…
Yıllar geçti birkaç kez el ve isim değiştirdi. Ama bu sürede nedense hiç gitmedim.
En sonunda geçen gün yeniden aynı isimde açıldığını duyunca artık gidip görmenin zamanıdır dedim. Gittim, gördüm oynadım çok bi numarasını görmedim. Belki de gözünde çok büyütmüşüm, bilemiyorum.
Oyuncaklar fena değil ancak hepsi ikinci el. Ya eskiden kalma ya da istanbulun, avrupa ya da amerika eskisi. Yeni heyecan verici teknolojik bi oyuncak göremedim. Sadece motorsiklet fena değildi.
Şöyle üç boyutlu, daha interaktif bişiler olsa güzel olurdu doğrusu.
Kategori Arşivi Gezi – Gözlem Kolu
Fame City
Mersin dolayları
Efenim geçtğimiz mayıs sonunda akraba ziyareti için yolum Mersin’e düştü, sağolsunlar güzel gezdirdiler beni. Üzerinden çok geçti ancak yeni yazma fırsatım oldu
Haydi bakalım başlıyoruz…
Sonraki Sayfa »
Selçuk Meryem Ana Evi / Kilisesi
Hazır Metroplisi keşfetmeye çıkmışken oradan da “Selçuk’a akalım bir Efes görelim, bi Meryem Ana’nın evine varalım” dedik. Selçuk’a geldikten sonra okları takip ederek Efes’i geçtik ve Meryem Ana’ya doğru yollandık. Efes’in Antik Tiyatro kapısını henüz geçmiştik ki bizim Meryem Ana heykeli karşıladı. “Aha geldik” dedim ama meğer bi 5-6 kilometre virajlı ve dağlık bir yol varmış önümüzde.
Döne döne vardık, kapıda sağolsun Selçuk Belediyesi kırmızı halıyla karşılayıp, araç ve kelle başına bir miktar para tahsil ettiler
Merak edenler için araç başına 7,5 -otobüs, minibüs faklı olabilir- kişi başına da 3,5 lira aldılar.
Sonraki Sayfa »
Metropolis
Malumunuz Torbalı sınırları içerisinde ikamet etmekteyim ve tarihe, tarihi yapılara baya bi meraklıyım. Sağolsun eniştem ve ablam da benimle aynı fikirdeler
Bu kadar meraklıyız ama sorun bakalım burnumuzun dibindeki antik kalıntılara bi bakmışlığımız var mı? Yok!!! Bu ayıbımızı çok şükür bu yıl giderdik ve düştük Metropolis yollarına. Ora tam olarak nere diyenler için gelsin: http://tr.wikipedia.org/wiki/Metropolis_(antik_kent)
Sonraki Sayfa »
Trabzon – Ayasofya Kilisesi (Müzesi)
İş nedeniyle geçtiğimiz hafta günübirlik Trabzon’a gittim. Sağolsun müşterilerimiz güzel ağırladılar bizi, karadeniz yemeklerine doydum
Tabii süre kısıtlı olunca en yakın yer olan Ayasofya Kilisesi’ni gezebildim. İlk önce şaşırdım, “Ayasofya İstanbul’da değil miydi” diye sordum benliğime. Neyse orada bi cevap bulamadım ancak sonra dönünce hemen araştırdım. Çok kesin bi cevap bulamadım ancak Ayasofya adı “Kutsal Bilgelik” anlamına geldiğini öğrendim. Buradan da şu sonucu çıkardım, biz de nasıl birkaç yer de “Ulu Cami” var, sanırım onun gibi bir şey
Neyse konusu özetleyip fotoğraflara geçiyorum ![]()
Ayrıntılı bilgi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Trabzon_Ayasofya_Müzesi
Sonraki Sayfa »
Keçiören – 2
Çok değerli okuyucularım, geçenlerde Keçiören‘i yazmıştım, sonunda da “Teleferik’e binemedik ulen” mealinde bitirmiştim.
Tabii durur muyum hiç, asker arkadaşımı aldım hemen gittim. Önce Kızılay’a oradan da Keçiören’e geçtik. Sora sora Teleferik İstasyonu’na vardık. Bilet gişesine varınca girişin 5 TL olduğunu öğrenince hemen geçmiş hatalarımız gözümüzün önüne geldi örneğin Atakule Macerası…
Neyse düşündük taşındık, verdik paramızı. Bindik vagona. Gidiş-dönüşün yaklaşık 20 dakika sürdüğü yolculuğumuz gayet güzeldi. Keçiören’in en önemli gezi yerlerinin üzerinden geçen teleferik güzel ancak sadece gezi amaçlı olması üzücü. Keşke biraz daha ucuz olsa ve biraz daha ulaşıma hizmet etse. Neyse yine de düşünenleri, yapanları takdir etmek istiyor, yolu düşen arkadaşlarıma binmelerini tavsiye ediyorum.
Teleferik sefamız sırasında üzerinden seyrettiğimiz Rüya Ada’m Cafe’ye gitmeye karar verdik. Aşağıda göründüğü gibi hakkaten Rüya Adası. Şehrin ortasında ama doğanın bir parçası gibi. Gittik yemeğimizi yedik. Garson saygılı ve hızlı hizmet ediyor. Yemekler oldukça güzel ve verilen hizmetin karşılığında gayet hesaplıydı. Özellikle su sesi dinlemek ve bolca su görebilmek deniz olmayan Ankara’da büyük bir nimet. Tavsiye ederim. Tavsiye ederim. Tavsiye ederim.
Keçiören
Efendim geçtiğimiz bayram nedeniyle hak kazandığımız çarşı faaliyeti icrası sırasında Keçiören’e düştü yolum. Gezdim gördüm, anlatayım istedim. Ancak asker olmam nedeniyle fotoğraf çekemedim, kusuruma bakmayın
Keçiören Belediyesi ve çevresi hakkikaten güzel ve bakımlı bence. Bir de yol çalışmaları olmasa
Neyse konumuza dönelim. Tavsiye ile Deniz Dünyası’na gitmeye karar verdik. Türkiye’de ilk, tek, en süper falan diye methiyeleri duyduk ama yazıkki ne yerini doğru dürüst bilen var ne de kendi namına bir internet sitesi. Bu devirde internet sitesi olmayan mekan mı olur canım! Belediyenin sitesinde ise sağda bi banner dışında bişi yok. Üstelik banner üzerindeki telefon da nedense hiç cevap vermiyor
Neyse sora sora Mekke, Medine bulunurmuş. Demetevlerdeki kışlamdan yukarı doğru yaklaşık 10-12 dakika yürüyüp Ostim-Demet-Keçiören dolmuşuna atladım. Dolmuş Keçiören’de Tepebaşı’nda indirdi beni. Oradan aşağı sallandım. Hemen solda bütün ihtişamı ile karşıma Estergon Kalesi çıktı.(Haritada görmek için http://bit.ly/abYBsR)
Neden Ankara’nın ortasına Estergon Kalesi’ni dikme gereği duymuşlar anlamadım ama neyse güzel bir yapı bence. (Estergon Kalesi esasında nirdedir diyenler buradan bakabilirler: http://tr.wikipedia.org/wiki/Estergon_Kalesi)
İlk katı sergi, ikinci katı etnografya müzesi üçüncü katı restoran, üst katları da seyir terası olan bu yapı oldukça sağlam yapılmış ve ince ayrıntıya önem verilmiş, ecdadımızın zevkine yakın inşa edilmiş. Özellikle giriş katında hediyelik eşyaların satıldığı dükkanların kapılarının kültür mirasımızın dört bir yana dağılmış kapı örneklerinden olması bizler için kaçırılmaz bir fırsat. Öte yandan seyir terasları ise Atakule‘den bin kat daha iyi. En azından daha güzel bir manzarası var. Resimde görüldüğü gibi çok güzel bir şelaleye bakıyor. Ayrıca hemen yakınından geçen teleferik de ayrı bir güzellik katıyor.
Gelelim müzeye. Müze iyi niyetlerle güzel hazırlanmış, Ankara halkının tarihi yaşayışı, kullandıkları ile ilgili görsel bir şölen yaşatıyor ancak güzel ülkemin birçok müzesinden olduğu gibi bilgilendirme konusunda büyük eksiklikler içeriyor. Örneğin Oturma odası diye bir camekanda geçmiş yaşayış anlatılıyor ancak bunun hangi döneme ait olduğu belirtilmiyor. Sanki dünya kurulalı canlandırılan yaşam tarzı hüküm sürüyor. Ayrıca sergilenen eşyaların ne zaman ne amaçla kullanıldığı da meçhul. Edindiğim izlenim müzenin sadece son 1-2 yüzyılı resmettiği. Neyse bunlara dikkat edilse süper olacak. Bu arada resimde gördüğünüz şelale de Tuna Nehri olarak geçmektedir.
Kaleden indiğinizde hemen yolun karşısında rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun adının verildiği güzel bir park yapılmış. Çeşitli siyah kuğu, ördek gibi çeşitli hayvanların bulunduğu güzel, ferah bir park olmuş. En azından çocuklar için bu hayvanları yakından görebilecekleri bir mekan. (Haritada görmek için http://bit.ly/aluU3h)
Gelelim esas gitmek için yola çıktığımız Deniz Dünyası’na. Belediyeyi solunuza alıp doğru yürüyorsunuz, viyadüğe gelmeden sağdan araya giriyorsunuz. Zaten binanın çatısındaki Deniz Feneri’ni hemen görebilirsiniz.(Haritada görmek için http://bit.ly/9FTwpL)
İşte karşınızda Deniz Dünyası:
İki geniş hol ve bunları birbirine bağlayan akvaryumlu koridordan oluşan mekana öncelikle giriş şu an 1 TL. Balık zenginliği açısından o kadar ahım şahım bir durum olmasa da deniz olmayan Ankara’da bol su görmek açısından yararlı bir yer. Ayrıca çocuklar için de deniz canlılarını tanıma fırsatı veriliyor. Yine burada müzede olduğu gibi bir sıkıntı var. Balıklar var, akvaryumların başında isimleri de yazıyor, bit kadar. Ama ufak tefek de olsa bir anektod olsun, bir açıklama olsun yok. Ne yer ne içer bu balıklar? Yetiştiği yerler yazıyor ama okuyan bakalım orayı biliyor mu? Ufaktan bir harita versen. Örneğin piranaların yanına “pisikopat balıktır, et yer, şarap içer” mealinde bişiler yazılabilirdi. Bi de aşırı karanlıktı. Mekanın çıkında da Piri Reis heykeline anlam veremedim. Benim bildiğim kadarıyla Reis denizin altıyla değil üstüyle fazlaca ilgiliydi. Yani burası da denizcilik müzesi değil. Ecdadı hatırlamak güzeldir, ancak iş abartılırsa ters tepki de yaratabilir.
En son olarak da teleferiğe binecektim ama vakit yetmedi. onu da başka bir çarşı faaliyetine bıkıyorum.
Ezcümle güzel bir gezintiydi, güzel havalarda aileler için güzel bir kültür-doğa tanıma gezisi olarak tavsiye ediyor, bu yapıları düşünen vücuda getiren siyasi, resmi tüm yetkilileri can-ı gönülden kutluyorum.
Atakule Macerası
Küçüklüğümden beri Atakule gidip görülmesi gereken bir yer gibi gelir, her Ankara’ya gelişimde uzaktan da olsa seyreder, bir gün kuleye çıkmanın hayalini kurardım.
Efendim malumunuz Ankara dolaylarında askerliğimi yapıyorum. Haftasonları da bi aksilik olmazsa çarşı faaliyetini icra ediyorum. Geçen hafta da asker arkadaşım ve aynı zamanda alayımızın imamı harunla uzun zamandır gitmeyi planladığımız Atakule gidek dedik.
Önce Kızılaydan Çankaya’ya doğru yürüyüp dolaştıktan bir iki yere uğradıktan sonra yürü babam yürü yokuşlar aşarak dere tepe düz giderek kuleye ulaştık. Yakından ne de azametli görünüyordu. Yarabbim bir hayalim daha gerçek oluyordu işte. Kule dibimdeydi.
Neyse hemen koşa koşa kuleye çıkan asansörün başına gittik. Kesin paralıdır, dedik. Olsun 3-5 olsun veririz. Hayalimizi gerçekleştirecez, boru mu? Kapıdaki amca 7.5 lira diyince bi hayalde geri adım atma girişimimiz olsa da girdik. Tabii hayalimizde dönen kule olduğu için acımadık paraya. Verdik, girdik asansörün başına vardığımızda kulenin dönen kısmının çalışmadı, o toplu iğne başı gibi kısmının altındaki gözlem balkonunu açık olduğunı öğrenmemiz ikinci bir hayal kırıklığı daha yarattı. Neyse bindik bi asansörü gedeyoz kıyamete misale doluştuk kabine. yaklaşık 30-35 sn sonra tepedeydik. çatt!!! kupkuru soğuk Ankara’ya tepeden bakmak, bi de üzerine 7.5 lira vermek tüm hayalleri yerle bir etti. (7.5 lira çok para değil demeyin benim asker maaşım onbaşı rütbesinden 20.81 lira olduğunu düşünürsek ayın 1/3 açız demektir
)
10-15 dakika sağa sola baktıktan sonra afedersiniz götümüze bakarak aşağı indik. İçimizi bir hüzün, bir hayal kırıklığı bir pişmanlık aldı ama nafile. Neyse en azından içimizde kalmadı.
Konya
Neredeyse 1.5 aydır tek bir kelime yazmadığımı fark ettim ve hemen telafi yönüne gidiyorum.
Ramazan Bayramı’nda Niğde’deki ailemin yanına gittim. Bayram tatilini fırsat bilerek Anneannemin memleketi olan ve yaklaşık 2.5 – 3 saat uzaklıktaki Konya’ya gittik. Uçsuz bucaksız Konya Ovası’nın bir kısmını aşıp Konya Otogarı’na vardık. 
Resimde gördüğünüz gibi Üniversite durağından (Selçuk Üniversitesi Yerleşkesi) başlayan ve otogardan geçerek Konya’nın simge meydanı Zafer’e uzanan taa neredeyse 20 yıl önce yapılmış (1988 yılında gittiğinde raylar döşeniyordu) tramwaya bindik. Konya’ya indiğimiz gün bayramın ilk günü olduğu için “beleş” olarak yararlandık bu hizmetten…
Normal zamanlarda ise bizim Kentkart benzeri bir elektronik kart kullanımdaymış. Adı Elkart. Bu ismi bulanları tebrik ediyorum. Arapça’daki “harf-i tarif” benzeri bir yaklaşımla bulunan isim bir memleketin karakteristiğine ancak bu kadar uyar bence. 
Neyse merkezdeki yani Zafer Meydanı’ndaki öğretmenevine yerleştik. Öğretmenevi anneannemin mezun olduğ u ilkokulun -Gazi İlkokulu- hemen arkasındaydı. Anneannem -Allah uzun ömür versin inşallah- 80 yaşında ve ilkokulu hala ayakta… İnanılmaz bi r şey. Benim okuduğum okulun bile hiçbir binası doğru dürüst benim zamanımdaki gibi değil. Hatta 88 yılında gittiğimizde anneannem ilkokul öğretmenini bile görmüştü. Anneannem o zamanlar 60 yaşında olmasına rağmen hala öğretmenine karşısında saygıdan tirtir titremişti. O zamanlarda verilen eğitime, terbiyeye bakınız bir de şimdi okullarımıza öğretmenlere reva görülen tavır ve saygısızlıklara bakınız. Konuyu dağıttık. Devam edelim.
Uzun yıllar Konya’da yaşadıktan sonra anneannemin guatr hastalığı nedeniyle doktorun “deniz havası” tavsiyesiyle İzmir’e yerleşmişler. Konya’da iken ailecek yerel bir film dağıtım şirketleri varmış. (Bu konuyu ileriki “chapter”larda göreceğiz nasipse
). BEKA Film. Dükkanın olduğu yere gittik. Tabii yerler, binalar değişmiş. Eskiler kalmamış. Anneannemin Konya’sının izleri silinmiş. Dükkanın olduğu yerdeki caddede ilginç bir anıt dikkatimi çekti. Kendisi kadar kitabesi de ilginç geldi bana. Sizlerle paylaşayım istedim.
Bir çok şehir gördüm. Tam anlamıyla gezemesem de az çok kafamda bir fikir oluşturdu. Mesela İstanbul hala pay-ı taht. Osmanlı Cumhuriyeti’nin başşehri. Ankara, ağır bürokrasi çarklarının döndüğü ama hala Ankara Savaşı etkisindeki puslu bir yer. Trabzon, Samsun, Rize, Kayseri, Denizli yeni şehir gibiler, tarih yerden fışkırıyor ama tarih şimdiye pek hükmetmiyor. Manisa ise İstanbul gibi, tek farkı burayı şehzade yönetiyor
Konya’da ise sanki hala Alaattin Keykubat bir yerlerden çıkacak gibi. Selçuklu buraları terk etmemiş. Onca yıla rağmen Konya ne Osmanlı’ya ne de Cumhuriyete alışabilmiş.
Şehirde her yer bir cami. Camilerde sanmayın öyle 50 – 100 yıllık. En yenisi en 500 yaşında en az
Mesela az önce bahsettiğim anıttan 50 – 100 metre ilerideki Hoca Hasan Camii. Yapım tarihi 12. yüzyıl olarak geçiyor. Dokuz yüz yaşında ve hala dimdik ayakta, hala ibadete açık.
Burası da Konya PTT Müdürlüğü. Bu neden koydun, güzel diye mi sorarsanız. Evet güzel ve ilginç bir yapı. Ama esas önemli olan anneannemin babası telgraf çavuşu olarak bu binada görev yapıyormuş ve hemen önünde olan parktaki bu havuzun kenarında anneannem okuldan çıktıktan sonra babasını beklermiş.
Ve Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri’nin Dergahı… “Ne olursan ol gel” yüce gönüllü alim. İslam felsefesinin bence en önemli ismi. Arı duru bir Allah adamı…
Resimdeki kapıdan girdikten hemen sonra bir çadırvan dikkatimi geçti. Yavuz Selim tarafından yaptırılan şadırvan hemen dilek, istek, talep ve bozuk para adağına çevirilmiş. Mevlana felsefesi nere, çaput bağlayan, para -rüşvet- atıp dilenen düşünce nere… Asabileştim, neyse. Ha tabii unutmadan ana dergahın yanındaki ufak kümbetlerde yatan büyük Mevlevilerin mezarlarına yüz süren, topraklarını toplayıp çocuklarının ya da çocukları olsun diye kendi ağızlarına atan batıla saran insanlar vardı…
Ana dergaha girdik, fotoğraf çekilmesi yasak olduğu için çekmedim. Ama şimdiye kadar gördüğüm en huzurlu ve en uhrevi yer olduğunu düşünüyorum. 4-5 yaşımda gittiğimde de benzer duyguları yaşadığımı hatırlıyorum. Dünyası 1-2 sokaktan ibaret olan bir çocukken bile bunları hissettiysem demekki gerçekten bu Mevlana’nın bir mucizesi. Bundan 10 -15 sene sonra tekrar gittiğimde de umarım yine aynı şeyleri hissederim. Müze kısımları da etkileyiciydi, 1000 yaşını geçmiş Kuran-ı Kerim yazmaları, o dönemde Mevlana ve Mevleviler tarafından kullanılan eşyalar, giysiler vs. Her hangi bir tarihi esere ya da tarihi yapıya bakarken hep şöyle düşünürüm: Bilmem kaç sene önceki insanlar da buradaydı ve bunlara dokunuyordu. 1-2 saniye belki daha da kısa da olsa o zamanda, o zamanki insanların içerisindeymişim gibi hissederim. Dergahta da bunu hissettim. Bir an içerisinde, Mevlana’nın orada semazenleriyle sema ediyordu, gördüm, hissettim. 
Ana dergah, çevresindeki kümbetleri ve mevlevilerin yaşamlarını anlatan müzeyi gezdikten sonra biraz soluklanmak için
avluda oturuyorduk. Bayram günü, çevre köylerden gelenler, şehirliler, turistler tam bir ana-baba günüydü. Oturduğumuz yerin hemen yakınında bulunan sağlık çeşmesi dedikleri bir çeşme vardı. Çeşmeden herkes su içmek için sıraya girerken, turistlere poz veren yurdum ailesinden bir poz da ben aldım
.
Tabii günün bombası: Turistler için olanla bizim için olan yön levhası herşeyi özetliyor sanırım.
Bu da Zafer Meydanı’na ismini veren, Cumhuriyetin ilanı ile dikilen anıt. Güzel bir anıt ancak anıtın anlamını anlatan ve Zafer’in mimarının adının geçtiği yazıların önü nedense koca koca çiceklerle neden kapatılmış pek anlayamadım…
Alaattin Tepesi… Solda 1200lü yıllarda yapılan Alaattin Keykubat Camii, sağda ise Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan’ın köşkünün doğu duvar kalıntısı. Üzerindeki koruma kaplaması cumhuriyetin ilk dönemlerine kadar uzanır.
Alaattin Keykubat Camii, Çağrı filminde gördüğümüz camilere benziyor biraz, şatafat ve gösterişten uzak sadece amacına uygun inşaa edilmiş bir yapı.
Bu da 700 yıllık Camii ile Konya’nın son dönemde yakaladığı dinamizmin ve hızlı büyümenin simgesi Konya plakası 42 katlı Kule Plaza’nın aynı karede buluşması. Acaba 700 yıl sonra hangi ayakta kalacak dersiniz?
Bu nedir sizce? Bir kilise, hem de Konya’nın ortasında, Zafer Meydanı’nın hemen yakınında. Hem de dünün bugünün değil, yüzyıldan beri belki de. Atalarımızın dinsel hoşgörüsünün simgesi bence. İnşallah bu herkese örnek olur. Hoşgörü herkesin ihtiyacı, hem dinin içindekilere hem de dışındakilere.
Evet, gezimizin sonuna geldik. Bayram süresince akraba, eş dost ziyaretinden artakalanlarda bu kadar gezebildim. Bir çok yere gidemedim, mesela Meram Bahçelerine. Giderseniz Konya Kebabını tavsiye ederim. Biraz yağlıdır ama şimdiden belirteyim. Geniş caddeleri ve ferah bir şehir. Anlatıldığı kadar tutucu, baskıcı ve kapalı bir şehir değil, sanırım üniversitenin de bunda etkisi büyük.
Denizli – Karahayit
Geçen haftasonu yıllardır geçmeyen sivilcelerim için Denizli’nin Karahayıt beldesine gittik. Annemin “Şoray uzun yolda” programında görüp “illa gidelim” diye bastırdığı bu şirin kasaba hakkında yazmak istedim bugün…
Önce nerededir bu Karahayıt:

Bu da kuşbakışı görünüm:

İzmir’den otobüs ile yaklaşık olarak üç saat 15 dakikada Denizli otogarına vardık. Oradan dolmuşla 45 dakikada KaraKarahayıt’e vardık ve otelimize yerleştik. Yaklaşık Gülbahçe kadar olan kasabada çarşıyı gezerken sanırım onlarca otel, pansiyon gördüm. Tabii turistik yerlerin olmazsa olmazlarında hediyelik eşya dükkanlarını gezdim. Mesela bu dükkan baya ilgimi çekmişti:


Tabii Denizli diyince horozlardan bahsetmeden olmaz:
Çarşının sonunda yer alan belediyeye ait tesislere de bir uğrayalım dedik ve orada termal suyun çıktığı, traverten oluşturduğu yerleri gezdim:



Ha unutmadan birde kudret narı efsanesi var:
Sözkonusu kükürtlü termal su olunca haliyle çıktığı yerde bıraktığı izler de farklı oluyor:Kısacası güzel bir yerdi, gidip görmenizi tavsiye ederim.














