Kategori Arşivi İzlediğim Filmler - Page 3

Devrim Arabaları

Başı, sonu, konusu, oyuncuları ile tam bir baş yapıt. Hele ki “Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz” sözüyle unutulmayacak bir film. Bir avuç Türk mühendisin her türlü engel, köstek ve imkansızlığa rağmen yazdıkları destanın devlet ve basın içerisinde yuvalanan -en hafif ifade ile- işbirlikçileri tarafından ortadan kaldırılmasının hikayesi. Nuri Demirağların hüzünlü hikayesi aslında. Yeni tabirle “know-how”ı bize ait bir arabanın yok edilişinin ardından sadece dışarıdan gelen parçaların montajıyla araba yaptığımızı zannetmemiz ne kadar ironik. “Aman siz yapmayın, biz size ucuza satarız” hikayesine kanmak ne kadar acı. Yapıldı mı bilmiyorum ama şu ucak fabrikası hikayemizi ve bu uğurda neredeyse canı alınan Nuri Bey’in hikayesini umarım bir gün bir film haline getirilir.

Osmanlı Cumhuriyeti

Ana fikir ve konu güzel, başarılı ancak sanırım filmi Gani Müjde yerine başkası yönetse daha da başarılı olacak gibi. Bazı noktalar durağan ve sıkıcı olmuş. Girişin ve hafif bir gelişmenin ardından hoop diye sonuca çat diye çıkmak iyi olmamış. Padişah rolünü de Ata Demirer’den başkası bu kadar iyi kimse oynayamazdı. Aslında genel olarak “Devrim Arabaları”nda da bu filmde de nasıl Batı’nın oyuncağı olduğumuzu gayet net bir şekilde anlatılmakta. Hele ki Avrupa Birliği’nin kapısındaki rezil-i rüsva durumumuz sanırım daha açık bir şekilde anlatılamazdı. Kısacası eksik, gedikleri çok olsa da izlenesi, ardından da “Vah Türkiyem” diye ağlanası bir film olmuş.

Son Cellat

Olaylar biraz kopuk kopuk ilerlese de Kadir İnanır’ın oyunculuğuna bayıldım. Dönem filmi olması açısından olaylara doğal olarak biraz taraflı bakan filmde geçmişte olanlar, nereden nereye gelindiği konusunda fikir sahibi olunması amaçlanıyor. Ancak dediğim gibi sadece Kadir Abimizin bir çok jönün cesaret edemeyeceği şekilde bir rolün altına girmesi bu filmi seyredilir kılıyor ve abimizin ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu kanıtlıyor. Düşünürsek Polat Alemdar’dan sonra Necati kardeşimizin böyle bir rolde asla olmayacağı açıktır. Jön olup orayı burayı dağıtmak kolay tabii, ancak gerçek oyuncu olarak ezik, itilmişi kakılmış birini canlandırmak tabii çok başka. Bi de üstüne film az daha oradan oraya zıplamadan yapılsaydı baş yapı olabilirdi.

120

Bir kahramanlık destanı… 120 küçük kahramanın, Erzurum – Van arasındaki dağlarda vatanı kurtarmak için canını hiçe sayanların hikayesi. Güzel, akıcı, yerli yerinde bir film bence. Bir kısmıdan hafifte olsa gülümseten, ama çoğunlukla nemli gözlerle izleyebileceğiniz bir film. Bu vatanın nasıl kurulduğunu, kurtulduğunu, içten ve dıştan kimlerin bu ülkeyi hancerlediğinin bir örneği. Tabii bu filmi izledikten sonra o sınır kapısını açalım diyerek bubama şubama obamaya sürtünenlere de selam olsun buradan…

Sinema ve zuzaylıların durumu

Birçok bilimkurgu filmdeki genel konsept şudur: Dünya bir belaya bulaşır, herhangi bir Amerikalıda çıkar bi hamlede dünyayı kurtarıverir. Bu belaların başında da uzayların dünya ile kafalarını bozmasıdır. En son izlediğim filmler “Dünyanın durduğu gün” ve “Kehanet” filmleri de bu dünya battı batıyor paranoyalarının işlendiği filmler. Bu iki filme de ayrıntılı olarak değinmek istiyorum.

Devamı »

Daha da Recep’i izlemem

Büyük umutlarla gittiğim Recep İvedik 2 tam anlamıyla bir fiyasko oldu demek istiyorum. En azından ilk filmdeki tadın devam edeceğini umut ediyordum. Ancak ilk filmdeki temiz Anadolu delikanlısı gitmiş, uyuz, küfürbaz, gereksiz dayılanan salak bir adam gelmiş. Verdiğim paraya mı harcadığım zamana mı yanayım bilemedim. Ayrıca hiçbir konu bütünlüğü yok, çarşaf çarşaf ilan edilen “Recep bu sefer iş arıyor” konusu da külliyen palavra. Fragman da ne kadar espri varsa -belden aşağı olanlar hariç- filmin ana esprilerini oluşturuyor. Sinemada izledik diye çıkmadık ancak bilgisayarda izliyor olsaydım kesin yarısında kapatırdım. İkinci bölüm ilkine göre az da olsa iyi olsa da filmin geneli için söyleyecek söz bulamıyorum. Şu araların güncel tabiriyle “Recep benim için bitmiştir, daha da gitmem Recep’in filmine”…

3 Boyutlu ve saçma film

Arkadaşların ortak isteği üzerine Sevgililer Günü Katliamı adlı vahşet filmine gittik. Film üç boyutlu gösteriliyordu, gözlük falan dağıttılar. Üç boyutlu sinema deneyimi açıkçası müthişti. İnşallah bundan sonraki tüm filmler bu tatta olur. Filmi insan biraz daha canlı – kanlı görülüyor :)

Gelelim filme: Film korku filmi değil, öyle sevgililer günü falan lafı geçiyor, romantik de değil. Film mezbaha tadında. Yani “asalım, keselim, biçelim, bi manyak takılsın ortada, sevgililer gününe denk getirip ismini oturturuz, ohh bi de 3 boyut çaktık mı süper olur” mantığı ile yapılmış bir film. Ne bir felsefe ne bir mantık ne de bir hikayesi olan bu manyak şeyde ilk on dakika aralıksız kan göstererek baya bir insanı sersemletiyor. Onuncu dakikadan sonra zaten katilin kim olduğu az – çok belli oluyor, üç boyutlu gösterimin nimetlerini arkasına alıp seyirciyi tedirgin ederek korku filmi çekmiş arkadaşlar. Üç boyut güzel de insanın içi kaldırmıyor. Serisi çekilecek şekilde sonlanan filmin umarım devamı çekilmez, dünyamızın bunun devamını kaldıracak kadar midesi yok.

Benjamin Button

Can Yücel’in şiiriydi,  Hayatı Tersten Yaşamak ismi. En azından internette dolaşan aşağıdaki şiirdi. İlk okuduğumda çok ilgimi çekmişti. Adamlar da gitmişler aynen bunu film yapmışlar. Tabi bazı değişikliklerle mesela camii kısmı gibi :) . Neyse topluca gittik, güzeldi, ancak sonunu biliyorduk, adam yaşlı doğuyor, bebek olarak ölüyor.  Fikir güzel ancak maddenin doğasına aykırı. Eskimek yerine yenilenmek. Filmde Benjamin’in ilişkisi de aslında tersine işliyordu. Önce kavga, gürültü, sonra mutluluk en son da hiç tanışmamış gibi bir anda ayrılık… İlginç bir filmdi, ara ara sıkıldığımı hissettiğim oldu ancak filmin geneli başarılıydı. Ancak filmi izlediğimde düşünmeden edemedim, böyle bir adam Türkiye’de yaşayabilir miydi diye? Mesela bunun sekiz yıllık temel eğitimi var, ÖSS’si var, daha da askerliği var. Her şeyi geçtim, kimse garipsemiyor adamı, valla Türkiye’de olsa sirke çıkarırlar adamı. Sağlık Bakanlığı incelemeye alır, Nüfüs Müdürlüğü ile birbirlerine girerler. Show Haber’e çıkar, diğer tvler de en hakiki tersine yaşayan adam bizde yarışına girerler, maazallah gelin – damat yarışmalarına bile çıkartırlardı. Neyse Brad amca da güzel oynamış, bazı tutarsızlıklar ve her popüler Amerikan filminde olduğu gibi “dünyanın hakimi biziz” havasındaki ufak tefek mesajları saymazsak hayatın başı sonu aynı ortası güzel felsefesini de güzelce vermişler. Uzunca bi cümle oldu, idare edin. Uzun lafın kısası, tavsiye ederim, görülesi bir film, ikincisi çekilir mi, zannetmiyorum, çekilirse de Kelebek Etkisi felaketine döner gibi geliyor :)

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mi ? Cami’de uyanıyorsunuz. Bir tahta
sandık içersinde, Herkes karsınızda
saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette. tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı,
Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir
İtibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
Hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size
maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev….
Altmışlı yaşlara kadar herşey garanti, huzur
içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün
çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın
kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük
veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir
insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda
el pençe divan…vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler
de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade… aman ne güzel günler başlıyor…
Derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya
çıkmış, “fazla çalıştın” diyor “artık eve dön, işi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…” keyfe
bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,
su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor. Derken anne ve babanız sizi
götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok
artık….
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, “evde otur,
keyfine bak, oyuncaklarınla oyna” diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı
bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde
hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama
giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya
dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir
ortamda yasıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir
hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir
Olayla hayatiniz bitiyor… ; )

AROG, AROG, AROG

Yeni yıldan önce gitmiştik, telafilerimizden biri olarak yeni yazıyorum.

Emel’le yer bulabildiğiniz tek seans olan 21.15′te filme gittik. Hem iyi hem de kötü eleştirileri okudum. Film komik miydi yoksa değil miydi, aman ne güldük, yok ne kadar da çalıntıydı diye bilmem kaça ayrılan film eleştirmenleri yüzünden filmin muhteşem mi yoksa fiyasko mu olacağı konusunda bir fikrim yoktu. Filmi izledik. Komik yerleri de yavan yerleri de vardı. Genellikle filmde komedi unsurları var mıydı yok muydu çok muydu ile ilgileniyordu ancak bence Cem Yılmaz tam bir kara mizah başyapıtı oluşturmuş, belediyesinden eğitimine siyasetçisinden askerine ince ince geçirmiş, Türkiye’nin durumunu gayet güzel özetlemiştir. Güzel kurgulanmış, müzikleri özenle seçilmiş, her sahne için titiz bir çalışma yapılmış. Özellikle finale doğru olan futbol maçındaki müzikler heyecanı doruğa çıkardı. GORA’da ufak tefek mesajlar vardı ama devam niteliğinde olup da ilk filmini gölgede bırakan ve mesaj kaygısı gişe kaygısının önünde olan her halde çok az film vardır. Köye gelenlere posta koyarak güçlüye, ‘emperyaliste’, “havuz” esprisiyle yalan belediyeciliğimize, Aroglu çocuklara verilen derslerdeki örneklere eğitim sistemize, futbol finaliyle hayatını futbola bağlayan ve yıkıp dökenlere inceden ve açıktan geçirmiştir lafı.

Bir de bu çalıntıydı muhabbetine dönersek, bir çok uzay & bilimkurgu filmini harmanlayarak hepsinden öykünmüştür. Bu yüzden bazı espriler anlaşılmadı.

Eksik ya da gereksiz yönlerine gelecek olursak maymunlarla yakınlaşması ve seyircinin kasıklarını tutarak sadece bu kısma gülmesi beni sinir etti. Ha ben gülmedim mi ben de güldüm, ancak filmin burası bence çıkarılsa -hani öss sorusu gibi, hangi cümle çıkarılsa anlam bütünlüğü bozulmaz hesabı- film hiçbirşey kaybetmez aksine kalitesi yükselirdi.

Kısacası defalarca seyredilmesi gereken, sadece güldürme amacı taşımayan, Cem Yılmaz’ın da boş bir adam olmadığına kanaat getirdiğim bir film…

Son zamanlarda izlediklerim…

Şirket işleri, ofisi düzenle, IKEA ile boğaz boğaza gir derken yine günlüğümü ihmal ettim fazlasıyla. Neyse diğerlerini de bir ara yazarım ancak son günlerde izlediğim Türk filmlerinden edindiğim izlenimleri aktarmak istiyorum.

Adem’in Trenleri

Yasak aşk yaşayıp çocuk sahibi olan bir kadını nikahına alan gezici hocanın hayatının anlatıldığı filmin adı en çok garibime giden konu oldu. Bir film adıyla ancak bu kadar alakasız olabilir bence. Adem’in trenleri toplasan 3-5 dakikalık konu, filmin içerisinde…

Pek bayıla bayıla beğenerek izlemesem de Cem Özer, iyi bir oyunculuk sergilemiş bence. En azından hoca rolu Özer’e cuk oturmuş. Çok vaktiniz varsa sürükleyici kısımları var, izleyin.

O… Çocukları

Gereksiz, çelişkiler içinde, mutlu sonla bitsin diye saçma bir kurguyla bitirilmiş film. Sırf dönem filmi çekelim, 80 darbesinde yaşananlara dikkat çekelim üzerine kurulmuş, Vizontele serisi, Enternasyonel devamı film. Ancak diğer filmlerin aksine bence film biraz acemice yapılmış. İnsan seyrettikten sonra o..nun filmi de bu kadar olur dedirtiyor. Filmin tek güzel yanı Kıraç’ın yaptığı müziklerdi. Filmde hem aşk uğruna yaşananlar, hem töre, hem siyaset, hem hayat kadınların sorunları gibi bir çok yer birden işlenmek istenmiş, ancak hepsi de bilindik mesajlar dışında yeni bir açılım getirememiş.

Hacivat ile Karagöz Neden Öldürüldü

Yıllar önce Kemal Tahir’in ünlü eseri “Devlet Ana”yı okumuş, Osmanlı’nın daha göçebe bir beylikken halinden çok etkilenmiştim. Sonradan öğrendiğime göre Tahir, yazdığı dönemdeki Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi havaya yeni bir bakış açısı getirmeye çalışmış, Osmanlı’yı anlatarak. Neyse bu filmde de o kitabın etkilerini açıkça görmek sevindirdi beni. Türkçesi alışmadığımız yörük ağzı olduğu için başlarda zorlansam da genel olarak güzeldi. Beyazla Haluk Bilginer’in ise süper bir seçim olduğunu söyleyebilirim. Altan alta verdiği doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar mesajı da ayrıca takdire şayan. Bazı noktalarda durağan olsa da izlenmeye değer. Hele ki Ezel Akay’ın hafif kırık bey tiplemesi öldürdü gülmekten. En önemli kısım ise rüşvetin içimize nasıl girdiği, nasıl yayıldığının anlatılmasıydı.

Mustafa

Bu filme diyecek bir şey bulamıyorum. John Dündar’ın Atatürk’ü annesinin gözünden anlatacağım safsatasıyla ortaya atılıp, kendi karanlık, siyasi ilişkilerine prim yapacak mesajları inceden, kimsenin gözüne sokmadan pompaladığı, gereksiz, en önemlisi tehlikeli bir film. Sansür taraftarı değilim ancak belli bir yaşın altında seyircinin -mesela 12 yaş altı- izlememesi gereken film. Zira filmden çıktıktan sonra sanki bir ara içimde, çocukluğumdan gelen kahramanın öldüğünü hissettim. Bir çocuk için Süperman, Batman ya da herhangi süper kahramanın filmin sonunda kötülere yenilmesi ya da kötülerin tarafına geçmesi gibi bir şey bu. Turkcell’i sponsor olmadı diye kınamıştım, ancak filmi izledikten sonra anladım ki adamların bir bildiği varmış…

Beyaz Melek

Olağanüstü bir oyuncu kadrosunun biraraya gelerek yaptıkları süper film. Tek sorun mahsun. Zira fikir güzel, çekimler kaliteli, oyuncular süper. Bi de mahsunun “bizim oraları da çekek agam” sevdası olmasaymış tadından yenmeyecekmiş. Son 15-20 dakikaya kadar mükemmel giden film, ciritle yarıda kaldı. Ayrıca filmde 1-2 dakika gözüken ciritçilerin aşiret filmi tadında afişe yansıması da herşeyi bozmuş. Hele ki filmin en sonunda Anadolu şehirlerindeki huzur evlerinin kapandığı, büyükşehirlerde insanların büyüklerine bakmadığından dem vurulması da ilginç geldi. Zaten filmin her köşesinden sen bu mesajı vermişsin, sonunda insanların gözüne sokmanın ne alemi vardır, anlamak mümkün değil. “Agam, bizim oralar cennet, hele seyirci de görsün” yaklaşımını terketmezse mahsun, filmler biraz zor dört başı mamur olur, bence. Gene de bu kadar yermemek lazım, vaktiniz varsa tavsiye derim, güzel film, ağlamak garanti. Ben bile ağladım, oradan biliyorum :)

Issız Adam

Çağan Irmak’ın “zanımca” fransız ve eski Türk filmlerini -örneğin Aydemir Akbaş’ın unutulmaz eserlerini- izleyerek yaptığı film. Çok ağlamaklı film diye izlenen film. Derin bir aşk filmi. Adamın biri parayı bulur, kendini onla bunla sevişmeye adar. Sonra hayatının kızı çıkar, süper aşk yaşarlar, annesiyle bile tanıştırır, herşey süperdir. Sonra bu salak, kızı nedensiz yere terkeder. Yıllar sonra karşılaşırlar falan filan. Filmin ilk yarısı soft – porno tadında, başroldeki Alper’in onla bunla yatmasıyla geçer. Duygudan eser yoktur. Sonra esas kız -Ada-yı tavlamakla uğraşır. Filmin sadece tek bir noktası bence duygusaldır, o da yıllar sonra karşılaşma anıdır. Sözde esas oğlan, alıştığı hayattan dolayı kızı terketmiştir. Bu hayata ise tek başına yaşama tutunma zorlukları itmiştir. O karşılaşma anından duygusal anlar yaşanmıştır. 5-10 dakika adeta seyirciyi kitleyip filmi sonlandırmış Irmak. Böylece herkesin ağzında bu duygusal, kekremsi acılık kalarak, gözü yaşlı ayrılmıştır sinemadan. Böylece ağlatan film olarak anılmaktadır. Aslında herkes başından geçen bir ayrılığa ağlamaktadır. Ya da çektiği yanlızlık, acıdır ağlatan. Filmde en büyük eksik, bu adam neden bu hale gelmiştir sorusuna verilecek cevaptır. Sadece annesine bi kere “çok zor” dedi, o kadar. Zor olan neydi anlaşılmadı. Müziklerine gelince seçim güzeldi. Şarkılar:

Ayla Dikmen – Anlamazdın
Funda – Çaresizim
Nilüfer – Son Arzum
Hümeyra – Sessiz gemi
Erkin Koray – Sevince
Nilüfer – Dünya Dönüyor
Sezen Aksu – Tükeneceğiz

Aslında düşünüyorum da adamın sapkınlıklarını bir kenara atarsak herkesin bir köşesinde ıssız bir adam vardır. Acılarını anlatamayan, duygularını anlatamayan. Aslında ben o adamı görmeye gitmiştim filme ama ne yazıkki göremedim.

Ha, bir de eklemeden edemeyeceğim, bu esas kız ile esas oğlanın yıllar sonra karşılaşma sahnesi ancak bir sinema perdesinde bu kadar duygusal ve etkileyici olabilir, tabii dolby ses sistemiyle :D İddia ediyorum ki aynı sahneyi kişisel bilgisayarlarımızda izlediğimizde -15.4 inç monitör ve standart hoparör olduğunu varsayarsak- aynı keskin etkiyi asla vermeyecektir. Neyse izlense izlenilecek, ama izlenmese hiçbir kaybın olmayacağı film kısacası…

Eğer içinizi yaralayan bir terk edilme / etme hikayeniz varsa ve karşı taraflar bir gün bir yerlerde karşılaşmayı umuyorsanız provasını bu filmin son sahnesinde yaşayabilirsiniz.